Aylık Arşivler: Ocak 2017

Amigdala, Duygusal Hafıza, Kararlarımız

Amigdala beynin her iki bölümünde temporal lobların derinlerinde yer alan badem şeklindeki iki küçük yapıdan oluşur (corpus amygdaloideum). Küçük olmasına rağmen hayatımızdaki işlevi çok büyüktür. Öyleki amigdalanın işlevini kaybettiği durumlarda yaşadığımız olayların duygusal anlamı kalmaz.

Amigdala başta korku olmak üzere öfke, mutluluk, şaşkınlık gibi temel duygular, hafıza ve sağ kalım ile ilgili dürtülerin denetiminden sorumludur, duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasını sağlar; duygusal olarak etrafımızdaki birçok şeyi tanımamıza yardımcı olur.

Beyin, duygusal anıların kaydedilmesini sağlamak için basit bir yöntem kullanır: Yaşamı tehdit edici tehlikelerle arşılaştığımızda bizi savaşmaya ya da kaçmaya yönelten nörokimyasal uyarıcı sistem o anı tüm canlılığıyla hafızaya kaydeder. Örneğin stresli bir durumla karşılaştığımızda veya bir korku sinyali aldıysak amigdala aktivitesi artar ve böbrek üstündeki adrenal bezler vücudu acil duruma hazırlayan epinefrin ve norepinefrin salgılar. Bu hormonlar; kalp hızı, kan basıncı, solunum hızı ve glikoz düzeylerini artırırlar. Amigdaladan gelen sinyaller ile yüzde korkulu bir ifade ortaya çıkar, kaslar gereksiz hareketlerini durdurur, sindirim sistemi hareketleri, solunum hızı yavaşlar, nabız ve kan basıncını yükselir. Sonuçta vücutta “savaş veya kaç” cevabı ortaya çıkar. Aynı anda korteksin hafıza sistemleri bir düşünce oluşturmadan önce, bu tip bir acil durumla daha önce karşılaşıp karşılaşmadığını araştırır. Duygusal bir tepki verildiği durumlarda amigdala akılcı zihin de dahil olmak üzere, beynin büyük bir bölümünü kontrol eder ve yönlendirir.

Amigdalanın duygusal dünyamız ve hafızamız üzerine olan etkilerinin yanı sıra bugüne kadar üzerinde durulmamış bir özelliği de Harvard Tıp Fakültesi’nden bir ekibin gerçekleştirdiği çalışmayla ortaya kondu. Dünyanın önde gelen dergilerinden olan The Lancet’te yayınlanan ve 300 hastanın incelendiği bu çalışmada uzun süreli stres sonucunda amigdala bölgesinde ortaya çıkan yüksek aktivitenin kalp krizi riskini arttırdığı gösterildi.1 Araştırmacılar yüksek amigdala aktivitesinin kemik iliğini uyarması sonucu daha fazla sayıda beyaz kan hücresi yapılması ile arterlerde enflamasyon oluşması ve bunun sonucunda kalp krizi, anjina ve inme ortaya çıkma riskinin arttığını ortaya koydu. Bu çalışma stres yaratan emosyenel durumun kardiyovasküler hastalıklarla bağlantısını göstermek açısından önem taşımaktadır.

Duygusal durumumuzun düzenleyicisi olan amigdalanın en önemli fonksiyonu hiç kuşkusuz bizi tehlikelerden korumak ve hayatta kalmamızı sağlamaktır.  Bütün sistem bu programa hizmet edecek şekilde çalışır. Amigdala her durumu, her algıyı sorgular, ancak bunu en ilkel soru biçimiyle, “Bu benim nefret ettiğim bir şey mi? Bana zarar verir mi? Benim korktuğum bir şey mi?” şeklinde yapar. Eğer bu soruların cevabı “evet” ise, amigdala aynı bir sinirsel alarm gibi anında tepki verir ve bir kriz durumu var mesajını beynin geri kalan kısımlarına iletir.

Joseph LeDoux duygusal beyinde amigdalanın temel rolünü keşfeden ilk sinirbilimcidir. LeDoux düşünen beynin, yani neokorteksin henüz karar aşamasındayken, amigdalanın nasıl hızla devreye girdiğiyle ilgili çok sayıda çalışma gerçekleştirmiştir. Herhangi bir şeyi algıladığımız ilk birkaç milisaniye içerisinde bilinçsizce onun ne olduğunu anlamakla kalmayıp ondan hoşlanıp hoşlanmadığımıza da karar verebildiğimizi vurgulayan LeDoux, bu “bilişsel bilinçsizlik” ile sadece gördüğümüzü şeyi fark ettiğimizi değil, onun hakkında bir fikir de edindiğimizi söyler.2 Duygularımızın akılcı zihinden bağımsız, kendilerine özgü bir zihinleri vardır.

LeDoux, göz ya da kulaktan gelen duyu sinyallerinin beyinde önce talamusa (koku hariç tüm duysal uyaranlar için ara istasyon) oradan da tek bir sinapsla (sinir hücreleri arasındaki bağlantı, beyinde her saniye trilyonlarca sinaps gerçekleşir) amigdalaya ulaştığını göstermiştir. Talamustan ikinci bir sinyal ise düşünen beyin neokortekse gider. LeDoux’nun araştırmaları hislerimizin neokorteksi atlayarak doğrudan amigdalaya ulaştığını ve böylece onların rasyonel beyne görece üstünlüğünü ortaya koymuştur Neokorteks yavaş, ancak donanımlı bir şekilde daha ince düzeyde tepkiler üretirken, amigdala bizi hemen harekete geçirebilir. 

Örneğin görsel sinyaller öncelikle retinadan talamusa ulaşır ve mesajın büyük bir kısmı buradan görsel kortekse gelir, anlamı analiz edilir ve uygun tepki belirlenir. Tepki duygusal ise, duygu merkezlerini harekete geçirmek için amigdalaya sinyal gönderilir. Ancak ilk sinyalin daha küçük bir bölümü, daha hızlı bir aktarımla talamustan doğrudan amigdalaya ulaşarak daha hızlı (ancak daha az kesin) bir tepkiye yol açar. Böylece kortikal merkezler henüz ne olup bittiğini daha tam anlayamadan, amigdala duygusal bir tepkiyi başlatabilir. Bu bilinçsiz izlenimler duygusal anılardır; biriktikleri yer ise amigdaladır. LeDoux’nun ve diğer sinirbilimcilerin araştırmaları, uzun süredir limbik sistemin (davranışsal, motivasyon, uzun süreli bellek, ve koku alma duyusu gibi çeşitli fonksiyonlar içeren beyin bölgesi) temel yapısı olarak bilinen hipokampusun duygusal tepkilerden çok, algılanan biçimlerin kaydedilip anlamlandırılmasıyla ilgili olduğunu öne sürmektedir. Hipokampus sadece gerçekleri hatırlarken, amigdala o gerçeklerle bağlantılı olan duygusal ayrıntıları kaydedip saklar. İki şeritli bir yolda öndeki arabayı geçmeye çalışırken kıl payı bir çarpışmadan kurtulursak, hipokampus yolun hangi kısmında bulunduğumuz, kiminle olduğumuz, diğer arabanın neye benzediği gibi olayla ilgili ayrıntıları kaydeder. Ancak sonradan ne zaman aynı şekilde bir arabayı geçmeye çalışsak, tedirginliğe kapılmamıza neden olan amigdaladır. LeDoux’nun belirttiği gibi “Bir yüzün kuzenimizin olup olmadığını ayırt eden hipokampustur, ondan pek hoşlanmadığınızı hatırlatan ise amigdaladır.”3

Amigdalanın uyarılması, duygusal anların hafızada daha derin izler bırakmasını sağlar. Bu nedenle ilk kez biriyle çıktığımızda nereye gittiğimizi, ya da yakınlarımızda olan bir patlama sırasında ne yaptığımızı hatırlarız. Amigdala ne kadar şiddetli uyarılırsa, olay o kadar güçlü bir şekilde hatırlanır; yaşamımızda bizi en fazla heyecanlandıran ya da korkutan olaylar, en unutulmaz anılarımız arasında yer alır. Bu durum da aslında, beyinde iki bellek sistemi bulunduğu anlamına gelir; biri sıradan olaylar, diğeri ise duygusal açıdan yüklü olanlar için. Duygusal anılar için özel bir sistem olması evrim açısından son derece anlamlıdır, hayvanların kendilerini tehdit eden ya da hoşlarına giden olaylar hakkında canlı anılara sahip olmalarını sağlar. Ancak duygusal anılar şimdiki zamanı yanlış yönlendirebilir.4

Amigdalanın gönderdiği acil mesajlar sık sık değilse de zaman zaman geçersiz ya da önemsiz olabilir. Duygusal belleğin saklandığı yer amigdala, deneyimleri tarar ve şimdi olanı geçmiştekiyle karşılaştırır. Karşılaştırma yönetimi ise bağlantı kurmaktır: Şimdiki durumun belirli bir kısmı geçmiştekine benziyorsa, buna “aynısı” diyebilir; işte bu yüzden bu devre oldukça dikkatsizdir: Bir şey tam olarak kesinleşmeden harekete geçebilir. Yeni ortaya çıkan durumla, geçmişte gerçekleşmiş ve bizi çok etkileyen bir olay arasında bağlantı kurarak bu olaydan öğrenilmiş düşünceler ve duygularla tepki  vermemiz için çılgınca talimatlar yağdırır. Amigdalanın acil durum ilan etmesi için olayı geçmişteki tehlikeye benzetmesi yeterlidir. Buradaki sorun, kriz tepkisini başlatacak güçteki duygu yüklü anıların geçersiz tepkileri de beraberinde getirebilmesidir.

Tehlikeler karşısında birkaç milisaniye içerisinde ani cevaplar verilmesini sağlayan hızlı tepkiler kuşlar, balıklar ve sürüngenlerin hayatta kalması için kritik önem taşır. Bu milisaniyeler memeli atalarımızın hayatta kalması için de kritik önem taşıyordu. Evrimimizin ilk yıllarında geliştirdiğimiz mekanizmalar uzak geçmişimizde belki çok anlamlıydılar. Ancak teknolojik gelişmelerin hızı ile insan evrimi arasındaki uyumsuzluk göz önüne alındığında bir zamanlar bize yardım eden içgüdüler ve yetenekler bugün bizim için zararlı olabilir. Çünkü amigdala, önemli bir duyusal modelin ortaya çıktığını hissederse onu destekleyecek bulgulara bakmaksızın ya da hiçbir teyit olmaksızın tepkilerini başlatır. Amigdala, bir öfke ya da korku nöbeti sırasında daha korteks ne olduğunu anlayamadan tepki verebilir; çünkü duygular, düşünceden önce ve bağımsız bir şekilde harekete geçer. Amigdala (ve ilgili limbik yapılar) ile neokorteks arasındaki bağlantılar, akılcı zihin (düşünceler) ve duygular arasındaki savaşların ya da ortak kararların temel merkezidir. Bazı durumlarda duyguların düşünmeyi engelleyen bir gücü de vardır. Bir işi ya da sorunu çözebilmek için gerekli verileri akılda tutma yeteneğine “işleyen bellek” adı verilir. Prefrontal korteks işleyen bellekten sorumlu beyin bölgesidir. Ancak limbik sistemden prefrontal kortekse giden kaygı, öfke ve benzeri kuvvetli duygu sinyalleri prefrontal korteksin işlevini azaltabilir. Bu nedenle duygusal bakımdan altüst olduğumuzda, “doğru dürüst düşünemiyorum” deriz. Bu nedenle geçmişe ait olaylarla şimdiki durum arasında kurduğumuz ani ve duygusal bağlantılar bizi yanlış bir yola sokabilir. Aslında hiç tehlikeli olmayacak bir uyaranı veya kişiyi tehdit olarak görebiliriz.

En yoğun duygularımız irade dışı tepkilerdir. Ne zaman ortaya çıkacağını bilemeyiz. Sahip olduğumuz duyguları seçemeyiz. Ancak anlık tepkilerin, duyguların bizi tamamen ele geçirmesini engelleyebiliriz. Belki de bizi atalarımızdan ayıran en önemli özelliğimiz kendimizi daha doğru anlık hükümler vermek üzere eğitebilecek güçte olmamızdır. Belki kendi yazılımımıza müdahale edebildiğimizde, evrimsel hikayenin ötesine geçebildiğimizde farklı türden duygusal gerçekliklerin içine girebileceğiz.

 

 

Referanslar:

 

  1. Ahmed Tawakol, “Relation between resting amygdalar activity and cardio vascular events: a longitudinal and cohort study”, The Lancet, January 12, 2016, http://www.thelancet.com/pdfs/journals/lancet/PIIS0140-6736(16)31714-7.pdf [en son 16 Ocak 2017 tarihinde erişim yapıldı].
  1. Joseph LeDoux, “The Amigdale in 5 Minutes”, Big Think, 2015, http://bigthink.com/videos/the-amygdala-in-5-minutes [en son 16 Ocak tarihinde erişim yapıldı].
  1. Daniel Goleman, Emotional Intelligence: Why It Can Matter More Than IQ, New York, Bantam Books, 2005.
  1. Ibid.

Sadakatsizlik Genlerimizde mi?

Bugüne kadar kadın erkek ilişkileri üzerine öğrendiklerimiz ve gerçekleştirilen çok sayıda çalışma birbirine aşık olan iki insanın, üç yıla varan bir süre boyunca heyecan ve coşkunun zirvede olduğu bir dönem yaşadığını gösteriyor.  Bu dönem boyunca vücut  ve beyindeki değişikleri, sinyalleri yani  aşk iksirini ortaya çıkaran ise hormonlarımız. Bu duygu sonra inişe geçiyor.

couple-hugging-each-other-bench

Uzmanlar evrimsel  olarak bir çocuk  yetiştirmek için gereken süreyi aştıktan  sonra (ortalama üç, dört yıl), seçtiğimiz eşe duyduğumuz  ilginin azalmasına programlandığımızı söylüyor. Neredeyse altmış ülkede boşanma olgusunu araştıran Fisher, boşanma girişimlerinin evliliğin yaklaşık dördüncü yılında zirveye ulaştığını görüyor. Araştırmacıya göre vücutta üretilen  “aşk iksirleri “ erkek ile kadını yavruların sağkalım olasılığını yükseltmeye yetecek kadar bir arada tutmaya yarayan mekanizmanın bir parçası. İki ebeveyn, sağkalım açısından tek bir ebeveynden daha avantajlıdır ve bunu garantilemenin en kolay yolu ise, onların bir arada kalmalarını sağlayacak hormonlar.

Peki bu hormonlar ilk olarak erkeklerde mi azalmaya başlıyor? Ya da bazı erkekler doğuştan aldatmaya eğilimli mi? David Eagalmen Incognito kitabında birçok davranışımız gibi aldatmanın da kişinin özgür iradesinin dışında faktörlerle ortaya çıkabileceğini vurguluyor. Ve şunu sorguluyor ‘Sağduyumuz bize tekeşliliğin ahlaki bir karar olduğunu söyler. Ama gerçekte öyle mi?’

Öncelikle vücuttaki temel işlevi rolü su tutulumunu düzenlemek olan Vazopressin hormonunun etkilerine bakalım. Bu hormon memelilerin büyük çoğunluğunda bulunuyor. Kitapta bununla ilgili ilginç bir örnek var.

‘’Tarla fareleri yeraltı geçitleri kazarak bütün yıl boyunca hareketli kalırlar. Ama diğer birçok fare ve memeliden farklı olarak tek eşli yaşar, ömür boyu süren eş bağları sayesinde birlikte yuva kurar, birbirlerine sokulur, birbirlerini tımar eder ve bir ekip olarak yuvalara bakarlar. Yakın kuzenleri sefahat alemine dalmışken, bu hayvanlar neden böylesi bir adanmışlıkla bağlanır eşlerine? Yanıtı hormonlarda aramak gerek.’’

Erkek tarla faresi belirli bir dişiyle yinelemeli biçimde çiftleştiğinde, beyninde  “vazopresin“ adı verilen bir hormon salgılanır. Vazopresinin beynin  “accumbens çekirdeği“ olarak bilinen bölgesindeki reseptörlere bağlanması ise  “o“ dişiyle ilişkili olan bir haz duygusunun ortaya çıkmasını sağlar. Tek eşliliği kilit altına alan bu süreç, çift bağlanması (pair-bonding) olarak bilinir. İlginçtir ki araştırmacılar genetik tekniklerle vazopresin düzeylerini yükselterek, çok eşli türleri tek eşli davranışlarına yönlendirebilmektedirler.

Bu konuda yapılmış bazı araştırmalara bakacak olursak;

‘’2008’de İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nden bir araştırma ekibi, uzun süreli heteroseksüel ilişkiler kurmuş 552 erkekte vazopresin reseptörünü kodlayan geni inceledi. Bulgular, RS 334 adı verilen genin bir  bölgesinin değişken sayılarla ortaya çıkabildiğini gösteriyordu: Bir erkekte genin bu bölgesi hiç bulunmayabilir veya tek ya da çift kopya halinde görülebilirdi. Kopya sayısı arttıkça, dolaşımdaki vazopresinin beyin üzerindeki etkileri de o ölçüde azalıyordu. Sonuçların böylesine basit oluşu şaşırtıcıydı: Kopya sayısı, erkeklerin eşine bağlı olması ile ilişkilendirilebilmekteydi. Daha fazla sayıda RS 334 kopyası taşıyan erkekler çeşitli bağlanma ölçeklerine (ilişkinin güçlülük derecesi, evlilikle ilgili olarak algılanan sorunlar, eşlerin  evliliğin niteliğine ilişkin değerlendirmeleri) göre yapılan ölçümlerde daha düşük puanlar almışlardı. Çift kopya taşıyanların bekar olma eğilimi daha fazlaydı; bunlar arasında evli olanların ise evlilikle ilgili sorun yaşama olasılığı diğerlerine göre daha yüksekti.

Ayrıca bir hormonun daha kadın erkek ilişkilerinde ve bağlılıkta önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Dr. Zak’ında uzun süre üzerine çalıştığı bu hormonun adı ‘oksitosin‘.

candy-hearts-600x450

Oksitosin düzeyi yüksek erkekler daha uzun süre bir ilişkiyi yürütebiliyor ve eşlerini çekici buluyorlar. Oksitosin kadınlarda doğumdan hemen sonra salgılanan bir hormon ve yakın zaman kadar erkeklerdeki işlevi bilinmiyordu. Oksitosin doğum ve süt verme işlevi sırasındaki rolü dışında sosyal ilişkilerimizde de önemli bir yer tutuyor, sevdiğimiz insanlarla beraberken ve yakın ilişki içerisindeyken düzeyleri artıyor. Arka hipofiz bezi tarafından salgılanan bu hormon beyinde bir nörotransmitter olarak görev yapıyor ve amigdala üzerinde etki gösteriyor. Romantik yakınlaşmalar, sarılma, öpüşme oksitosin düzeylerini artıran durumlar. Oksitosin etkisiyle hem kadın, hem de erkeklerde yakınlaşma ortaya çıktığında karşı tarafın yüzü çok daha fazla şey ifade etmeye başlıyor. Kişinin sevdiği insanın resmini görmesi bile oksitosin düzeylerinde artışa neden oluyor. Bu duygusal cevapalar ise ilişkide etkileşimi, çekiciliği ve monogamiyi artırıyor.

https://www.ted.com/talks/paul_zak_trust_morality_and_oxytocin

Bütün bu çalışmalar rasyonel seçimlerimizin ve çevrenin önemli olmadığı anlamına gelmemeli; çünkü önemli olduğunu biliyoruz.

Ayrıca bazı ilişkilerde oksitosin ve ikili ilişkilerde bizi iyi hissettiren diğer hormonların düzeyi daha uzun süre yüksek kalmaya devam edebilir hiç kuşkusuz. Sonuçların bize gösterdiği dünyaya farklı yatkınlıklarla geldiğimiz gerçeğidir.

Bazı erkekler tek bir eşle yaşayıp ona bağlı kalmaya genetik bakımdan yatkınken diğerleri böyle olmayabilir. Yakın gelecekte, bilimsel literatürü takip eden genç kızlar, erkek arkadaşlarının sadık birer  koca olma olasılığını anlamak için onlardan genetik test yaptırmalarını isterlerse şaşmamak lazım.

Bu arada neden kadınların bağlılık düzeyini ölçmek için bu tür çalışmaların yapılmadığını da sorgulamak gerekir.

 

 Yukarı Kaydır