Malcolm Gladwell, zihnimizin nasıl tepki verdiğini incelediği Blink (Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü)  adlı kitabında çok düşünmeden alınan kararların, detaylı düşünülmüş kararlar kadar iyi olabildiğini gösterirken, aynı zamanda içgüdülerimizin bize ihanet ettiği anları da sorguluyor.

Örneğin çok iyi bir oyuncu olduğumuzu ve satranç oyunu sırasında satranç tahtasına konsantre olduğunuzu düşünelim. Göremediğiniz bir şey var mı? Hayır. Peki kazanmanız garanti mi? Hiç de değil, çünkü karşınızdaki kişinin ne düşündüğünü göremezsiniz. Bu nedenle kararlarımız için söyleyebileceğimiz en doğru şey hiçbir kararın kesinliği olmayacağıdır.

Peki Hasta Doktor İletişiminde Durum Nasıl?

Hastaların hekimleri değerlendirmesindeki en önemli unsurlardan biri hekimin hastasıyla kurduğu iletişim tarzıdır. Hekimin etkili iletişim becerilerini kullanması, hastaların hekimi tercih etmelerinin en önemli nedenidir.

Doktorlara, yanlış tedavi yaptıkları durumlarda korunma paketleri satan bir sigorta şirketinde çalıştığınızı düşünün. Patronunuz, şirketin koruduğu doktorların arasında kimin dava edilme ihtimalinin en yüksek olduğunu saptamanızı istiyor. Ve yine, iki ihtimal var. İlki doktorum eğitimini, güvenilirliğini inceleyerek son yıllarda ne kadar hata yaptığını görmek için hastane kayıtlarına bakıp bir analiz yapmak. Diğeriyse doktorun bir hastasıyla arasında geçen konuşmanın bir kısmını gizlice dinlemek.

Artık ikinci seçeneğin daha iyi işlediğini söyleyeceğimi düşünüyorsunuz değil mi? Haklısınız ve sebebi de şu: İster inanın ister inanmayın, dava edilme riski doktorun ne kadar hata yaptığıyla ilgili bir şey değil. Bütün çalışmalar gösteriyor ki, çok başarılı ve becerikli doktorlar sıklıkla dava ediliyorken çok hata yapanlar hiç mahkemeye çıkmayabiliyor. Ayrıca doktorun hatasından dolayı zarar gören ama durumu mahkemeye götürmeyen hastaların sayısı epey fazla. Başka deyişle, hastalar kötü tedaviden yakındıkları için dolayı dava açmıyorlar. Sebep hem kötü tedaviye maruz kalmaları hem de  başlarına başka bir şeyin daha gelmesi.

O başka şey nedir peki? O şey doktorların hastalara nasıl davrandıklarıda  gizli. Yanlış tedavi davalarında  karşımıza sürekli çıkan durum hastaların hızlı karar vermek zorunda bırakılmaları, yeterince ilgi görmemeleri ya da kötu tedavi edilmeleriyle ilgili şikayetler. Önde gelen tibbi dava avukatlarından Alice Burkin’in söyledigine göre “insanlar sevdikleri doktorları dava etmiyorlar. Bu işi yıllardır yapıyorum ve hiçbir zaman bir müvekkilimin gelip  ‘doktorumu çok seviyorum ve bunu yaptığım için  kendimi kötü  hissediyorum ama ona dava açmak istiyorum” dediğine rastlamadım. İnsanlar gelip tedavileri sırasında görüştükleri bir uzman hakkında şikayetçi olmak istediklerini söylerler ve biz ‘aslında suç uzmanda değil asıl doktorunuzda’ dediğimizde,  ‘Onun ne yaptığı önemli değil. Onu çok seviyorum ve davayı ona değil, uzmana açmak istiyorum” diye cevap verirler.”

Burkin’e bir müvekkili gelip meme kanserini metastaz yapana kadar teşhis edemeyen dahiliye uzmanı hakkında şikayetçi olmak istediğini belirtmiş. Sorumluluğun büyük bir kısmı aslında radyoloji uzmanına aitmiş. Ancak müvekkil fikrinden dönmemiş. Dahiliye uzmanını dava etmekte kararlıymış. “ İlk buluşmamızda müvekkilim o doktordan nefret ettiğini çünkü kendisine hiç zaman ayırmadığını ve semptomları hakkında sorular sormadığını söylemişti,” diyor Burkin. Bana sanki karşısında bir insan yokmuş gibi davrandı,” diye eklemiş müvekkil… “Bir hasta kötü bir sonuçla karşılaştığında doktor durumu detaylı bir şekilde açıklamalı ve hastanın sorularını yanıtlamalı; yani karşısındakine insan muamelesi yapmalı. Haklarında dava açılan doktorlarsa bunu yapmayan doktorlar.” O zaman bir doktorun dava edilme riskini ölçmek için ne kadar iyi ameliyat yaptığını bilmek gerekli değil. Bilinmesi gereken şey doktorun hastasıyla kurduğu ilişki.

Unutulmaması gereken; ne söylediğinizden çok, nasıl söylediğiniz önemli.