Nöromarketing

Spiritüel Etiket

Son zamanlarda ortaya çıkan birçok spiritüel öğreti ve ‘kişisel gelişim’ programı isteklerimizi elde etmenin aslında çok ta zor olmadığını ve kendi gerçekliğimizi yaratabileceğimizi söylüyor.

Peki bu öğretiler bize bu konuda nasıl yardımcı oluyor. Bize istediğimiz şeyi gözümüzde canlandırmanın, harekete geçmenin, amaçlarımızı belirlemenin, olumlamalar yapmanın  isteklerimize ulaşmak için yeterli olduğunu söylüyorlar. Eğer istemesini biliyorsak istediklerimiz gerçekleşir. Eğer gerçekleşmiyorsa istemesini bilmiyoruz, ya da bilinçaltında çok yanlış düşünce kalıplarına sahibiz. Sürekli dile getirilen bu bilgilerle bizler kendimizi tanıma, en derindeki özümüzü bulma zahmetine katlanmadan, bize evrenin sunacağı hediyeler için isteklerde bulunuyoruz.

Dünyaya geliş şeklimiz, genetik yapımız, fiziksel özelliklerimiz, ailemiz, çocukluğumuz, tüm bunlar yaşamımızı yönlendiren etkenler ve bunlardan bağımsız olarak sadece ‘istemek’ ve istediklerimize sahip olacak olgunluğa erişmeden istemek anlamlı mı? Ve istekler aslında zihnin bir oyunu değil midir? Yani egosal bir durum! Ayrıca biliyoruz ki ‘mutluluğu, sahip olmaya ve nesnelere bağlamak, çok büyük bir yanılsamadır; mutluluk sahip olma yoluyla gelmez. Değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmak mutsuzlukla sonuçlanır. Çünkü bugün istediklerimizin yarın hiçbir anlamı kalmayabilir.

Bu nedenle ‘Ben’ kendi gerçekliğimi yaratırım iddiası ile konuşurken çok  dikkatli olmalıyız. Çünkü ‘ben’ derken aslında hangi ‘ben’i dinliyorum? Egomu mu, benliği mi mi? İçimdeki egoyu mu, içimdeki Bütünü mü? Çünkü içimdeki Bütün sadece beni önemsemekle kalmaz. İçimdeki Bütün büyük ve küçük herşeyin içindedir  ve o Bütün evreni yaratır; aydınlığı ve karanlığı kapsayan kendi gerçekliğini yaratır.   Ama ben kendi gerçekliğimi yarattığımı iddia etmeye başladığımda ve o gerçeklik  sadece yeni  bir araba almak ve yeni bir iş bulmak, daha çok para, ün, aşk,  mutluluktan ibaret olduğunda, belki de durup sormalıyım: Hangi  ‘ben’i dinliyorum? Çünkü artık her şeyle bir olmuyorum  değil mi ? Evrenin.  sadece benim küçük arzu ve isteklerimle yönetilen küçük bir dilimiyle bir oluyorum ve bu Bütün falan degil, bu egodur.

‘’Spiritüel yaklaşımların birçoğunun temel özelliği  yeniden etiketleme sürecidir. Yani sen şu andaki egosal halini alır, onu spiritüel,  ilahi,  kutsal  olarak etiketlemeyi  öğrenirsin, Egonu Tanrıça diye, Kutsal Benlik diye, Baş  Melek  falan filan …  diye adlandırırsın.  Sonunda dayanamazsın ve egonun en Derin köşelerini Tanrı diye etiketlersin ve işte  insanların yeni spirituel paradigma dedikleri  budur.’’ Bumeritis/Ken Wilber

 

 

The Brain Mythology : 5 Myths

cover-mitoloji-700x400 The brain and the mind are among the greatest mysteries in the nature.

Because the brain is so complex, we tend to simplify information about how it works in order to make it more understandable. And in time, by putting these bits of information together we have created many myths about the brain. There are so many brain myths and there are even books written about them.

Over the last decade the more we learn about neuroscience, the more we found out that many things we knew about brain were nothing but myths. 

Let’s look at 5 myths that have been circulating about the brain.

 Myth 1: 10 percent of the brain              

picture1

The claim that we only use 10 percent of our brain is a myth. Very wrong, but still very popular. We have seen this myth retold with much enthusiasm in Luc Besson’s latest film, Lucy and in the 2011 movie Limitless. Brain imaging technologies such as fMRI allow us to see the activity of the living brain.  Brain scans have shown that no matter what we are doing, every area of the brain is always active. Sometimes some areas are more active than others, but there is no part in the brain that does stop to function except in the cases of brain damage. Scientists reveal that even during sleep, all parts of the brain show some level of activity. Only in the case of serious damage, a brain can have a “silent” area. It would be much more accurate to say that we only understand 10 percent of our brain.

 

 

Myth 2:  A person’s personality displays a right-brain or a left-brain dominance

Humans use both hemispheres of the brain for all cognitive functions. The left brain/right brain notion originated from the realization that many people process language more in the left hemisphere and emotional expression more in the right. Human society is built around categories, classifications and generalizations, and there’s something seductively simple about labeling yourself and others as either a logical left-brainer or a free-spirited right brainer. Psychologists also have used the idea to explain distinctions between different personalities.

picture2

Brain-imaging studies show no evidence of the right hemisphere as a locus of creativity. And the brain uses both left and the right side for reading and math. And more recently, brain scan technology has revealed that the two hemispheres are highly complementary.  Nielsen and company analyzed the brains of more than 1,000 people, aged between 7 and 29, for clues of left or right brain dominance.

According to their highly precise measurement, 7,266 regions throughout the brain revealed some lateralization of function, but only locally, not globally. In other words, there were some regions that seemed to be more active in one hemisphere than another, but in none of the cases was there an overall profile of left or right brain activation that dominated the other hemisphere.

Regardless of personality or skill set, you use both the right and left hemispheres of your brain to perform everyday functions. There is no significant basis in neuroscience for the hypothesis that people have hemisphere-dominant cognitive styles. Labeling people as left or right brained is no better than approaching people according to their astrological sign or blood type and personality types which have nothing to do with one hemisphere being more active, stronger, or more connected.

Myth 3: The injured brain cannot heal itself

 picture3

Studies have confirmed that when neurons and synapses are lost due to injury, neighboring neurons can compensate them and maintain the integrity. With neuroplasticity, changes occur in neural pathways and synapses due to behavior, environment and thoughts. Simply put, our brain constantly remodels itself.

Neuroplasticity takes place every day in healthy brains and neuroplasticity gives us the capacity to develop our thoughts, feelings, in any direction we choose.

James Olds, a professor of neuroscience, says that “the adult brain is not just plastic, it is very plastic.”* Our neurons are always breaking old connections and forming new ones and brand-new nerve cells are always being created. A top neurology researcherat Harvard Medical School, Pascual Leone argues that our brains are constantly changing in response to our experiences and our behavior pointing out that neuroplasticity, is one of the most important product of evolution, a trait that enables the nervous system “to escape the restrictions of its own genome and thus adapt to environmental pressures; physiologic changes, and experiences.” *

Myth 4: The brain loses millions of cells a day, and lost brain cells cannot be replaced

We have all grown up being told that once we lose our brain cells, they are gone for good and cannot be replaced. But new research shows that in fact, the total number of nerve cells we possess at age twenty does not significantly change when we reach seventy. The growth of new neurons is called neurogenesis, which is something we didn’t know 20 years ago.

Myth 5: Drinking alcohol will definitely kill brain cells

picture4

Moderate amounts of alcohol do not kill brain cells. Alcohol threatens our brain because of its addictive nature and its ability to alter brain function, as well as its ability to shrink cells. Studies indicate that this damage is mostly reversible. Some studies even show that moderate amounts of alcohol appear to be healthful (Framingham study). For adults, drinking a glass of wine or two every day has cardiovascular protective effects and might protect the brain by reducing the risk of stroke.

 

 

 

 

* The Shallows: How the internet is changing the way we think, read and remember, Nicolas Carr

* An Evaluation of the Left-Brain vs. Right-Brain Hypothesis with Resting State Functional Connectivity Magnetic Resonance imaging  http://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0071275

 

 



Botox ve Empati

Botox Empatiyi Azaltıyor mu?

Beynimizdeki nöral yapılar ve ağlar karşımızdaki kişilerin yüz ifadelerine bakarak onların duygularını anlamamıza yardımcı oluyor. Yaşamımızın her anında çevremizdeki insanların yüzlerini bu kadar hızlı ve otomatik bir şekilde nasıl okuduğumuzu daha iyi anlamak için David Eagleman bir grup insanı laboratuvarına davet ediyor. Araştırmada yüz ifadelerindeki küçük değişimleri ölçebilmek amacıyla, biri alına biri de yanağa olmak üzere, katılımcıların yüzlerine iki elektrot yerleştiriliyor ve ardından katılımcılardan farklı yüz fotoğraflarına bakmaları isteniyor.

wttw_1443047087416itf4dspl-_sx326_bo1204203200_

Katılımcılar, gülümseyen veya asık yüzlü bir kişinin fotoğrafına baktıklarında, kendi yüz kaslarının da – çoğunlukla da belli bellirsiz biçimde – hareketlendiğine ait kısa süreli elektriksel etkinlikler ölçümleniyor. Bunun nedeni, aynalama (mirroring) adı verilen bir olgu. Katılımcılar, gördükleri yüz ifadelerini taklit etmek için, otomatik olarak kendi yüz kaslarından da yararlanıyorlar. Kas hareketleri doğrudan seçilmeyecek kadar küçük olsa da, fotoğraftaki gülümsemeyi katılımcı gülümsemesiyle yansıtıyor. Çünkü, insanlar farkında olmadan birbirini taklit ediyorlar.

Bu yansıtma eğiliminin nedeni nedir? Bir amaca hizmet eder mi? Bu soruların yanıtını bulmak için David Eagleman bir grup katılımcıyı daha laboratuvara davet ediyor.  Bu grubun özellikleri de birinci gruptakilere benziyor;  ama tek  bir farkla:  Yeni katılımcılar, gezegendeki en öldürücü toksine maruz bırakılmış. Clostridium botulinum adlı bakteriden elde edilen bu nörotoksinin çok az bir miktarı solunum kaslarını etkileyerek ölüme neden olabiliyor. Botoks aynı zamanda yüzde belirli bölgelerdeki kasların görevini geçici olarak azaltıyor veya durduruyor. Uygulanan bölgedeki kas kasılamayınca üzerindeki ciltte oluşan kırışıklıklar da azalıyor.

botox

Botoks yaptırmış olan katılımcılara faklı yüz ifadelerinin hakim olduğu ve her birine dört sözcüğün eşlik ettiği otuz altı fotoğraf gösteriliyor. Kozmetik etkilerinin yanısıra botoksun daha az bilinen bir yan etkisi de var. Deneyde botoks kullanıcıları aynı fotoğraflara baktıklarında, yüz kasları EMG’de daha az taklit özelliği gösteriyor.  Bu bir süpriz değildi elbette, çünkü kasları bilerek zayıflatılmıtı. Kırışıklıkları önlemek için!  Asıl sürpriz, ilk olarak 2011’ de Davitd Neal ve Tanya Chartrand tarafından bildirilen başka bir şey. Onların da deneylerinde yapmış olduğu gibi, her iki gruba (botokslu ve botokssuz) da belirli yüz ifadelerini yansıtan fotoğraflar gösteriliyor ve dört sözcükten hangisinin yüzdeki duyguyu en iyi ifade ettiğini soruluyor.

Botokslu katılımcılar, fotoğraflardaki duyguları belirlemede diğerlerinden daha başarısız oluyor. Ama neden? Bir varsayıma göre, yüz kaslarından gelmesi gereken geribildirimin eksikliği, başka insanların duygu durumunu okuma becerilerini olumsuz yönde etkilemişti. Botoks kullanıcılarının duygularının anlaşılmasının zor olduğunu bilinen bir durum. Bu noktada asıl sürpriz, aynı donuk kasların, onların başkalarını da anlamasını  zorlaştırması.

Eagleman bu sonucu şu şekilde yorumluyor: ‘’benim yüz kaslarım, ne hissettiğimi yansıtır; sizin nöral mekanizmalarınız ise bu durumdan yararlanır. Ne hissettiğimi anlamaya çalıştığınızda yaptığınız şey, benim yüz ifademi yansıtmaktır. Bunu bilerek yapmazsınız; her şey otomatik ve hızlı biçimde gelişir. Ama yüz ifademi otomatik olarak taklit etmeniz, hissetmekte olabileceğim  şeyler hakkında hızlı bir tahminde bulunmanızı sağlar. Bu süreç beni daha iyi anlamanız ve ne yapabileceğim konusunda daha iyi bir öngörüde bulunabilmeniz için, beyninizin yararlandığı güçlü bir yardımcıdır.’’

İçinde bulunduğumuz dijial bağlantılar çağında, insanlar arasındaki bağlantıları anlamak da her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. İnsan beyni, temel olarak etkileşime ayarlıdır ve bizler de tür olarak olağanüstü bir toplumsallık sergilemekteyizdir. Toplumsal  güdülerimiz kimi zaman dış etkilerle yönlendirilebilse de,  bunların insan türünün başarı öyküsünde temel rol üstlendikleri unutulmamalıdır.

Nöronlarımız ve biz gezegendeki diğer tüm insanların nöronlarıyla karşılıklı etkileşim içindeyiz. Eagleman’a göre “Ben”    olarak tanımlayıp diğerlerinden  ayırdığımız şey, aslında büyük bir ağ içinde yer alan daha küçük bir ağdan başka bir şey değil. İnsanlık için parlak bir gelecek istiyorsak, insan beyinlerinin birbiriyle nasıl etkileşim kurduğunu araştırmamız, bu etkileşimden doğan fırsatlar kadar, tehlikeleri de anlamaya çalışmamız gerekiyor. Çünkü beyin devrelerimize kazınmış gerçekten kaçmamız mümkün değil ve birbirimize ihtiyacımız var.

3’ÜN KERAMETİ

3 Kuralı, iş ve sosyal hayatımızın her yönünü kapsar.

 

İnsanın 3 hakkı vardır, iyi şeyler 3 defa olur. Bir, iki ya da beş değil; her zaman 3 şans verilir. Misafirin 3 gün, 3 hafta, 3 ay kalması beklenir. 3 madalya vardır; altın, gümüş, bronz. Yemek masasında 3 parça alet vardır; çatal, bıçak, kaşık.  3 öğün, her öğünde 3 çeşit yemek vardır. Felsefe ve psikolojide 3 sınıflandırma sayısı olarak kullanılır. Zaman, mekan ve nedensellik birliktedir. 3 ikinin neden olduğu karşıtlığın ötesindedir. Geometrik bir şekil oluşturan ilk gerçek sayı üçtür. Bilimde, Newton 3 kanun keşfetmiştir ve bilim insanları atomu yapan 3 elementi buldular.

Üç; maddenin kapsadığı üçlü öğeleri temsil eder. Örneğin 3 boyut ya da ateş, su, hava gibi. Evreni temsil eden üçgen ise en çok kullanılan semboldür. Ünlü filozof Platon’dan beri ideal; 3 ana kavramla yani iyi, doğru ve güzelin bileşkesi olarak ele alınmıştır. Eskimo dilinde üçten çoğu yoktur: Eskimolar için üçten fazlası, dile getirilmeyecek kadar çoktur. En fazla üçe kadar sayıları telaffuz edip daha sonrakileri ‘çok’ diye nitelerler.

Napolyon, hayatta en değerli gördüğü şeyi 3 kez tekrarlar. ‘Para, para, para…’ Shekespeare’in Machbeth’inde 3 cadı vardır. ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’ masalında olduğu gibi her zaman 3 dilek tutulması söylenir. Tarihimizde önemli konular hep 3 ile sınırlanmıştır. Kurtuluş Savaşında dile gelen ‘Vatan-Millet-Sakarya’ söylemi gibi. ‘At-avrat-silah’ üçlemesinin Türk geleneklerinde önemli bir yeri vardır. Sorular ve bilmeceler 3 kez ya da 3 parçalı olarak sorulur.

3  semavi din vardır; Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik . Hinduizmde 3 tanri yaratıcı Brahma, yok edici Şiva, ve güç veren Vişnu görülür. Lao Tzu’ya göre ‘Tao Birliği oluşturur, birlik ikiliği, ikilik üçlüğü ve üçlük her şeyi oluşturur.’  Özellikle dinimizde 3 sayısının uğruna ve kutsallığına inanılır. Örneğin; Kur’an-ı Kerim’i 3 kez öperiz. Allahın hakkı üçtür. Hayatımızda iyi şeyler olacaksa, bunun genelde 3 adımda gerçekleşeceğine inanırız. Ayrıca, tespihin boncukları 3 adet 33’lük bölümden oluşur. Mübarek 3 aylar vardır. Hıristiyan inancında ise  ‘Baba, Oğul, Kutsal Ruh’ üçlemesine rastlarız. Bu üçleme Mısır mitolojisinde ise ‘İsis, Osiris, Horus’ şeklindedir.

16. yüzyılın ünlü düşünürü, ‘Sepmaine’ şiirinde ‘3‘ü şu şekilde betimlemiştir: ‘Teklerin en eskisi, Tanrı’ya yakışan sayı. Cennetin en sevgili sayısı ki, merkezindedir. Her iki uçtan da eşit uzaklıktadır. Başı, ortası, sonu olan ilktir…’

İnsanların 3 rakamına olan mistik ilgisi, Yunan mitolojisinde yer alan, üçlemelerde de gözlemlenir. Üçlemeler genelde birbirini tamamlayan, tek başlık altında toplanan 3 karakter olarak karşımıza çıkar.

İntikam tanrıları Erinyeler üç tanedir. Alekto, Tisiphone, Megaira. Kader tanrıçaları Moiraların sayısı üçtür. Pay veren anlamına gelen Moira’lar, insanlara yaşam paylarını verirler; doğum, yaşam ve ölüm. Düzenin sağlayıcısı Hora’ların sayısı da üçtür. Eunomia, Dike, Eirene. Bir diğer üçleme ise, güzellik,neşe ve sevinç kaynağı Kharit’lerdir. Aglaie, Euphrosyne, Thalia. Sanatla ilgili her şeyi esinleyen ve koruyan tanrıçalar, güzellikleri nedeniyle de üç güzeller olarak anılırlar.

moiralar-16-yy-yun-ve-ipek-dokuma-duvar-haldsd-hollanda

Ünlü Rothschild ailesinin arması sıkılmış bir yumruk ve Mayer Rothschild’in beş oğlunu simgeleyen beş oktan oluşur. Ailenin sloganı ise armanın altında latince yer alır ve 3 mesaj vardır. Concordia, Integritas, Industria (Uyum, Dürüstlük, Girişimcilik)

İŞ HAYATINDA 3’LER

Üç, yazılı iletişim ve konuşmada en etkili rakamdır.

Birçok iyi konuşmacı sunumlarının ana hatlarını belirtmek için 3 hikaye kullanır. Konferanslarda anlatılmak istenen konu genellikle 3 ana başlık halinde sunulur. Nedeni; sözlü anlatımlarda dinleyicilerin en çok ‘3’ başlığı en iyi şekilde hatırlayabilmesidir.

Yazılı olan her şey; kompozisyon, öykü, hikaye veya doküman, 3 temel bölümle şekillenir. Giriş, gelişme ve sonuç.

İnsan zihni, kısa süreli ya da işleyen bellekte sadece 3  “parça“ bilgiyi biriktirebilir. Listeye daha fazla madde eklendikçe, ortalama insan daha az şeyi aklında tutmaya başlar. Dört maddeyi hatırlamak üçten daha zordur. Beş madde daha da zordur. Listedeki maddeler  sekize çıktığında ise birçok insanın bütün diziyi hatırlaması küçük bir olasılıktır.

3 Kuralı, ABD başkanı Barack Obama’nın seçilmesine yardım etmiştir: ‘Evet, biz yapabiliriz.’

Ürününüzle ilgili bir tanıtım yapmak istiyorsanız akılda kalması için 3 temel özelliğinden bahsetmeniz önerilir.

PAZARLAMADA 3’LER

Dünyanın en ünlü markalarından bazıları, ING, UPS, IBM, SAP, CNN ve BBC’dir. 3 her yerdedir.

Heinz / Beanz Meanz Heinz  

1967’de üretilen ve 30 yıl kullanılan bu slogan, birçok otoriteye göre Dünya’da en çok tekrarlanan ve akılda kalan slogan olma özelliği taşımaktadır ve özellikle İngiltere’de bir efsane olarak nitelendirilir. 60’larda iletişim tek kanallı olduğundan insanların bilinçaltına adeta kazınmış bir slogan olarak kabul edilir.

maxresdefault

Mercedes

Mercedes’in, üç ayaklı yıldız figürü, markanın kara, hava ve sudaki gücünü tanımlamaktadır. Mercedes amblemi, dünyada en çok tanınan marka olmanın yanı sıra en çok çalınan figür olarak da ilk sırayı alıyor.

mercedes-logo

 

Mitsubishi

Üç kanatlı baklava şeklindeki amblemde, sorumluluk bilinci, centilmenlik, cemiyetler arası uyum simgeleniyor.

mitsubishi

 

3 kuralının uygulandığı başarılı kampanyaları saymakla bitmez; You can on (Canon),  Dök dök ye (Tat ketçup), Just do it (Nike), Akar, akar, akar (Billur Tuz)…

3 parça bilginin insan zihni için daha kolay akılda tutulabilir nitelikte olmasından yola çıkarak günümüzde pazarlamada, yazılı ve sözlü iletişimde bu kural sıklıkla uygulanıyor. Tarihte ve toplumsal yaşamda ne kadar çok alanda yer aldığını görmek ise oldukça şaşırtıcı. İş hayatında, sunumlarınızda, etkili mesajlar oluşturmak istediğiniz her durumda bu kuralı uyguladığınızda ve bir alışkanlık haline getirdiğinizde ise size başarı sağlayacak sonuçlarını hızla gözlemliyorsunuz.

3 güzel sözle noktayı koyalım.

  • En etkili konuşma, en kısa olanıdır
  • Kısaca ifade edebilmek, yeteneğin kardeşidir
  • Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür
  • ref; Sayıların Gizemi, Annemarie Schimmel, Talk Like TED, Carmine Gallo

 

 

Korkunun Yarattığı Etki Tahmin Ettiğimiz Gibi Olmayabilir

Malcolm Gladwell’in Davut ve Golyat kitabında korkununun yarattığı etkiler ile ilgili çarpıcı bir örnek var. İkinci Dünya savaşında Almanların Londra’ya büyük bir hava saldırısı yapacağı kesinleşince Londralıların vereceği tepkiler ile ilgili kuşkusuz çok sayıda olumsuz tahmin ortaya atılıyor. Bu olayın halkta yaratacağı psikolojik hasarın çok büyük olacağı beklentisiyle kent dışına akıl hastaneleri kuruluyor.

Art arda elliyedi gece süren yıkıcı bombardımandan sonra sekiz ay boyunca Alman bombardıman uçakları Londra semalarını inletiyor. Kırkbin kişi ölüyor ve kırkaltı bin kişi yaralanıyor. Ancak İngilizlerin verdiği tepki beklendiği gibi olmuyor. Panik yaşanmıyor, Londra çevresinde inşa edilen akıl hastanelerine kimse gitmediği için ordunun kullanımına veriliyor. Bombardıman başladığında birçok kişi kırsal kesime tahliye ediliyor, ama kentte kalması gerekenler kalıyor. Alman bombardımanı devam ederken İngiliz yetkililer sergilenen cesareti ve umursamazlığa benzeyen şeyi şakınlıkla gözlemliyorlar. Bunu İngilizlerin doğasında olan sükunet ve metanetle açıklamak zor. Çünkü başka ülkelerdeki sivillerinde bir bombardıman karşısında beklenmedik şekilde dayanıklı olduğu ortaya çıkıyor. Savaştan çok sonra Kanadalı psikiyatrist MacCurdy ‘The Structure of Morale’ (Moralin Yapısı ) adlı kitabında bu durumun nedenini açıklıyor. MacCurdy’nin Londra bombardımanı deneyimiyle ilgili yazdıkları ilginç.

Herkes Londralıların 2.dünya savaşı sırasındaki bombalanma deneyiminin  korkunç olacağını varsaymıştı. Onları korkutan, bombardıman başladığında insanların hissedeceklerine ait öngörülerdi. Sonra, Alman bombaları aylar boyunca dolu gibi yağmış ve bombardımandan dehşete kapılacağını düşünülen ve felaketi ucuz atlatan milyonlarca kişi korkularının abartılı olduğunu anlamaya başlamıştı. İyiydiler. Peki sonra ne oldu?

MacCurdy ‘The Structure of Morale’ (Moralin Yapısı ) adlı kitabında bir bomba düştüğünde etkilenen nüfusun üçe ayrılabileceğini savunuyor.

İlk grup; ölenler. Bunlar, bombardıman deneyimini en yıkıcı şekilde deneyimleyen insanlar. Ancak MacCurdy’nin ( belki de biraz duyarsızca ) ifade ettiği gibi  “topluluğun morali hayatta kalanların tepkisine bağlıdır.

İkinci grup; kıl payı kurtulanlar. Patlamayı hissederler, yıkımı görürler, kıyım karşısında dehşete düşerler, belki de yaralanırlar; ama hayatta kalırlar ve çok etkilenirler. Burada  “etkilenmek“ bombalamayla ilişkili korku tepkisinin güçlü bir şekilde hissedilmesi anlamına geliyor. Bu, tanık olunan dehşet karşısında sersemleme halinden gerçek bir şuursuzluğa, ürkekliğe ve endişeye kadar birçok kavramı kapsayan “şok“la sonuçlanabilir.

Üçüncü grup; ucuz atlatanlar. Bunlar siren seslerini dinleyen, tepelerinden uçan savaş uçaklarını gören ve patlayan bombaların sesini duyan insanlardır. Ama bomba yolun sonunu veya yan mahalleyi vurur. Ve onlar için bombalı saldırının sonuçları kıl pay kurtulan grubunkinin tam tersidir.

MacCurdy sonucu şöyle açıklıyor; kıl payı kurtulmak sizi travmatize eder. Ucuz atlatmak ise yenilmez olduğunuzu düşünmenize neden olur.

MacCurdy’nin kıl payı kurtulmak ve ucuz atlatmakla ilgili ileri sürdüğü görüş: cesaretin bir anlamda sonradan elde edinildiği. ‘Hepimiz sadece korkuya duyarlı olmakla kalmayız’ diyor. ‘Ayrıca bu konuda farklı eğilimlerimiz vardır. Korkunun zapt edilmesi neşe ve zihindelik getirir… Bir hava saldırısı sırasında panikleyeceğimizi düşünerek korkmuşsak, ancak saldırı olduğunda sakinliğimizi korumuşsak ve artık güvendeysek, önceki kaygı ile şimdiki rahatlama ve güvende olma duygusu arasındaki tezat, kendine güveni ortaya çıkarır. Şu anda sahip olduğumuz cesaret, zorlu zamanlardan geçtikten ve o zamanların aslında o kadar da zorlu olmadığını keşfettikten sonra kazandığınız bir şeydir.’

Almanlar Londra’yı bombalarken bombardımanın yaratacağı travmanın İngilizlerin cesaretini yok edeceğini düşünüyorlardı. Ancak bunun tam tersi oldu. Saldırıyı ucuz atlatan ve daha önce hiç olmadıkları kadar cesur olan insanlardan oluşan bir kent yarattılar.

Bütün bunlar gelecekte olabilecek herhangi bir durum karşısında neler hissedebileceğimize ait öngörülerin aslında çok güvenilir olmadığını gösteriyor.

 

Beyin Hikayeleri Sever

Hepimiz masallarla büyüdük, iyiyi, kötüyü, doğruyu yanlışı masallardan öğrendik. Büyüklerimizin anlattığı hikayeler hep ilgi çekici geldi, hiç bitmesin istedik. Sonra kitaplar en iyi dostumuz oldu. Ve filmler zamanla hayatımızın bir parçası haline geldi. Sinemayı sevdik, tiyatro oyunlarından etkilendik.

Kişisel hikayelerimiz, başkaları hakkında konuştuklarımız ve hatta dedikodu, iletişimimizin büyük kısmını oluşturuyor. Bir hikaye dinlediğimiz zaman onu hızla geçmişteki deneyimlerle ilişkilendiriyoruz. Dinlediğimiz hikayeler kendimizi daha iyi anlamamızı sağlıyor, başkalarının hikayeleri bize en derindeki varlığımızı tanımada yardımcı oluyor. Hikayeler insanları bir araya getiriyor, onların birbirleri için empati duymalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini sağlıyor.

storytelling

Çalışanlarımızla duygusal bağlar kurmak, onlara ilham vermek, motive olmalarını sağlamak için hikayelerin gücünden yararlanabilir miyiz?

Bu aslında hiç zor değil. Ancak hikaye anlatırken bilmemiz gereken önemli bir nokta; duygulara hitap eden hikayeler, rasyonel ve veri içerikli mesajlara kıyasla beynin daha fazla sayıda bölgesini etkiliyor.

Öncelikle beynimizin bilgileri nasıl işlediğini hatırlamakta fayda var.

Bize bir bilgi sunulduğunda, beynimizde iki temel bölge harekete geçiyor. Bunlar Wernicke ve Broca alanları.

brocaGünümüzün kurumsal mesajlarını dinlemek veya okumak ise beyinin bu bölgeleri için zorlayıcıdır. Örneğin:

Halkın hizmetine sunulmuş olan çok fazla sayıda ürünümüz, birçok coğrafi bölgede sağlık alanındaki misyonumuzu sürdürmek üzere, kurum stratejilerimize bağlı kalarak kapsamlı ve geniş bir şekilde ilgili paydaşlara tanıtılmakta, elde ettiğimiz sonuçlar siz değerli çalışanlarımızla düzenli aralıklarla paylaşılmaktadır.

Beynimiz bu tip soyut anlatımlarla karşılaşınca sıkılıyor, yoruluyor ve aldığı bilgiyi etkili bir şekilde işleyemiyor. Ne yazık ki iş dünyası bunun gibi kurumsal mesajları çok seviyor. Kurumların çalışanlarına verdikleri mesajlarda genellikle mantık, bilgiler, veriler, oranlar, uzun cümleler ve kurumsal dil baskındır.

Ancak nörobilim alanındaki son çalışmalar, “mantıklı” kararlar aldığımıza inandığımızda bile, aslında bilinçaltının etkisinde olduğumuzu ve duygularımızla karar verdiğimizi gösteriyor. Bu durumda, yani kararlarımızın çoğunun ardındaki neden mantığımızdan çok duygularımızsa, hikayeler, özellikle duygulara hitap eden hikayeler, bilginin paylaşılması, insanların bir nedenle ilişki kurması, empati yaratmak, motive etmek için en etkili araçlardır.

Hikaye Anlatma Gücünün Ardındaki Bilimsel Gerçek

Beyniniz kurguyu nasıl işler?

Şimdi de bunu okuduğumuzda neler olduğuna bakalım:

Bu ay mesaiye kaldığı dördüncü geceydi, saat dokuz buçukta cep telefonu çaldı. O sırada ayaklarını masanın üzerine uzatmış günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. Ayaklarının uyuşmakta olduğunu hissetti. Karşı masadaki arkadaşının biraz önce yediği lahmacunun kokusu tüm odayı kaplamıştı. Telefon yaklaşık beş defa çaldıktan sonra doğruldu ve bilgisayarının yanında duran telefonu açtı. Arayan oğluydu. ‘Anne ne zaman geleceksin?’ diye sordu çocuk. Bir anda içini o alışılmış duygu, vicdan azabı kapladı. Ne zaman gidecekti.”

Bunu okurken beynimizin hangi bölgeleri mi çalıştı? Neredeyse bütün beyin bölgeleri. Motor korteks (doğrulma ve telefonu açma), duyusal korteks ve serebellum (ayakların uzatılması, uyuşma), olfaktör korteks ( kokular), görsel  korteks (renk ve şekiller), işitsel korteks (telefonun çalması), limbik sistem, insula (duygular).

Veriler ve rakamlar beynin küçük bir alanını uyarırken, hikayeler ise renkli, zengin, üç boyutlu görüntüler ve duygusal yanıtlar oluşturacak şekilde beynin birlikte aktive olan birçok bölgesini çalıştırır. Princeton profesöru Uri Hasson’a göre hikaye beyin bölgelerinin tümünü çalıştırmanın tek yoludur. Dinleyici böylelikle hikayeyi kendi deneyimleri ve düşünceleriyle birleştirerek içselleştirir. Hikayeyi okuduğumuz veya dinlediğimiz sırada, kısa bir süre için, hikayede geçenlerin aslında bizim başımızdan geçtiği hissine kapılırız. Her bir duyusal görüntü, ses, doku, renk, his ve duygu hikaye bizi içine çektikçe beynimizde birer tutunma noktası oluşturur ve biz özel bir çaba harcamadan dikkatimizi korumaya devam ederiz.

İyi bir hikayenin gücü, budur !

29tb-podcast-master675

Hikayelerin etkileyici gücünü uzun süredir bilmemize rağmen birçok kurum, çalışanlarıyla iletişim kurmak için “sadece bilgilendirici” olan ölü, soyut dili kullanmaya, ama bir yandan da çalışanlarıyla duygusal bağ kurmak istediklerini söylemeye devam ediyor. Kolayca anlaşılan, çaba göstermeden hatırlanabilen ikna edici mesajlar oluşturmak isteyen herkesin hikayelerin beynin tüm bölümlerini uyarmak için başlangıç noktası olduğunu ve duygulara hitap eden dilin ise yolun devamını oluşturduğunu bilmesi önemli.

Dinleyicilerinizi ikna etmek istediğinizde hikayeleri ve metaforları kullanmamızın bir başka önemli nedeni de insanların gerçeklere dayalı bilgiyi işlemekte zorlanmaya eğilimi olmasıdır. Dayanak noktası olarak istatistiklerin, yüzdelerin ve bilgilerin verildiği bir sunum dinlediniz mi? Bu bilgiler verilirken, beyin analitik moda geçer ve kısa süre sonra “kim demiş,” “veriler ne kadar geçerli”  ya da “bunun karşıt savı nedir?” gibi sorular sormaya başlarız. Çok fazla bilgi, diğerlerini ikna etmek istediğiniz durumlarda ters etki yaratabilir.

Dinleyicilerin gerçek veriler ve argümanların kullanıldığı reklamlara kıyasla, hikaye şeklinde aktarılan verilere daha olumlu tepkiler verdiğini gösteren çok sayıda çalışma yapıldı. Mesajınızda ikna edici gerçekleri, verileri, rakamları tabii ki kullanın ancak bunları gerçek yaşamla bağdaştırmak ve dinleyicilerin zihninde tutunma noktaları oluşturmak üzere hikayelerle destekleyin.

Hikayeniz ne kadar basit ise o kadar etkileyici ve akılda kalıcı olur.

Kelimelerle resim yapmak

 Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabında roman yazmayı kelimelerle resim yapmaya benzetir. Yazara göre romanlar dünyanın bir yansıması olmasının yanı sıra kokuları, sesleri, tatları ve dokunma duyusunu başka hiçbir edebi biçimin yapamadığı zenginlikte tasvir eder. Romanlar birbiriyle çelişen düşüncelere huzursuzluk duymadan aynı anda inanmamızı, herkesi aynı anda anlamamızı sağlayan özel yapılardır. Orhan Pamuk romanın rüyaya benzeyen büyülü etkisini şöyle tarif eder:

Roman okurken de, tıpkı rüya gördüğümüzdeki gibi, karşılaştığımız şeylerin harikuladeliği bazen bizi öylesine çarpar ki, nerede olduğumuzu unutur; tanık olduğumuz hayali olayların içinde, kişilerin arasında sanırız kendimizi. Öyle zamanlarda, romanlarda karşılaştığımız ve keyfini çıkardığımız hayali dünyanın gerçek dünyadan daha gerçek olduğunu hissederiz. Bu ikinci hayatların bize gerçeklikten daha gerçek gelmesi, sık sık romanları gerçeğin yerine koymamıza, en azından onları hakiki hayatla karıştırmamıza yol açar. Ama bu yanılsama, bu saflık, şikayetçi olduğumuz bir şey değildir hiç. Tam tersi, tıpkı bazı rüyalarda olduğu gibi, okumakta olduğumuz romanın devam etmesini ve bu ikinci hayatın bizde tutarlı bir şekilde gerçeklik ve hakikilik duygusu uyandırarak sürüp gitmesini isteriz.

Yazara göre Tostoy’un ünlü romanının başında Anna Karenina’yı St. Petersburg treninde bir elinde roman, bir yanında da ruh halini yansıtan bir manzaraya bakan bir pencere arasında bırakması bir rastlantı değildir. Anna’nın elinde tuttuğu kitabın ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyiz ama Tostoy’un bizi içine sokmak istediği manzaraya girebilmek için Anna’nın elindeki kitaba değil, pencereden dışarı bakması gerekir. ‘Bu bakış sayesinde romanın içine girer kendimizi 1870’lerin Rusya’sında buluruz.’

anna-karenina-in-dolce-gabbana-fw-2013-baroque-collection-by-lucio-palmieri

Etkileyici, akılda kalan, motive edici ve dönüştürücü mesajlar mı vermek istiyorsunuz?

O zaman duyguların ve hikayelerin gücünü unutmayın. İş dünyasını bir tiyatro olarak düşünürsek bizim etkileyici hikayelerimizin teması güçlüklerle yüzleşmek, tehditleri savurmak, insanların hayatını değiştirecek hizmetler sunmak, keşifler yapmak olabilir.

Paylaştığınız duygu dolu hikayeler ile işinize hayat katarsınız.

 

 

Kaynaklar

 HSU, Jeremy, “The Secrets of Storytelling: Why We Love a Good Yard”, Scientific American Mind, 1 Ağustos 2008, http://www.scientificamerican.com/article/the-secrets-of-storytelling/.

“The science behind storytelling”, Melcrum, https://www.melcrum.com/research/strategy-planning-tactics/science-behind-storytelling.

WIDRICH, Leo, “The Science of Storytelling: What Listening to a Story Does to Our Brains”, Buffer Social, 29 Kasım 2012, https://blog.bufferapp.com/science-of-storytelling-why-telling-a-story-is-the-most-powerful-way-to-activate-our-brains.

ZAK, Paul, “How Stories Change the Brain”, Greater Good Berkeley, 17 Aralık 2013.

 

Kronik Stres Bizi Aptallaştırıyor !

Yoğun stres altında yaşadığımız dönemler oluyor. Zamanla stres özellikle iş hayatında o kadar sıradan bir durum haline geliyor ki bu durumu gündelik yaşamın, iş hayatının bir parçası olarak görüyoruz. Ancak stresli dönemler uzadıkça sağlımızın bozulduğunu fark ediyoruz. Aynı zamanda üretkenliğimiz, mutluluğumuz, çevremizdekilere olan ilgimiz de giderek azalıyor!

Konsantrasyon güçlüğü, karşımızdakini anlamada güçlük, unutkanlık, anksiyete gibi birçok sorunun nedeni stres ve stresin beynimizde yarattığı olumsuz etkiler olabilir. Son yıllarda gerçekleştirilen çok sayıda nörobilim çalışması kronik stres ve stres hormonlarının beyinde yol açtığı zararları ortaya koydu.

Stresli bir durumla karşılaşılınca vücut ilk tepki olarak enerjiyi ve konsantrasyonu artırmak için adrenalin salgılıyor. Adrenalinin etkisi birkaç dakika içinde ortadan kalkıyor. Adrenalin gibi stres hormonlarının yararlı olduğu durumlar var. Özellikle sağkalımla ilgili bir konu söz konusuysa! Örneğin; sizi vahşi bir hayvan kovalıyorsa, adrenalin hayatta kalmanız için yararlı olacaktır. Ancak günlük hayatta bu tip durumlarla çok az karşılaşıyoruz ve ortada böyle bir tehdit yokken sürekli stres hormonu salgılamanız tehlikeli bir durum.

Stres uzun süre devam ettiğinde ise adrenalinden daha etkili olan kortizol gibi stres hormonları salgılanmaya başlıyor. Bu hormonların etkisi uzun süreli ve zararlı. Kortizol kanda uzun süre yüksek konsantrasyonlarda kaldığında beyin fonksiyonları ve yapısı hücresel düzeyde bozulabiliyor.

Ayrıca stres hormonlarının kanser ve soğuk algınlığı da dahil birçok hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğunu biliyoruz. Doktor ziyaretlerinin büyük bir kısmı strese bağlı sağlık problemleri nedeniyle gerçekleşiyor.

Kronik Stresin Beyin Üzerine 8 Etkisi

  1. Kronik Stres Bizi Aptallaştırıyor

“Kronik Stres Bizi Aptallaştırıyor.” Çünkü uzun süreli stres beynin rasyonel düşünceden sorumlu bölgelerinin işlevlerini yerine getirmesini zorlaştırıyor. Stres beynimizin ön kısmında, alnın hemen arkasında bulunan sağlıklı düşünme, öğrenme, problem çözme, hedefe ulaşma gibi fonksiyonlardan sorumlu beyin bölgesi olan prefontal kortekste nörotransmitterlerin dengesini bozuyor. Bu değişiklik sonucunda dikkat eksikliği, düşünme becerilerinde bozulma, unutkanlık ve günlük hayata uyum sorunları ortaya çıkıyor. Bu değişiklikler herhangi bir konuya dikkatli bir şekilde yoğunlaşmamızı engelliyor, dağınık düşünüyoruz ve sonuç olarak tüm bilişsel fonksiyonlar olumsuz etkileniyor. Yanlış kararlar vermeye başlıyoruz.

  1. Kronik Stres Beyni Küçültüyor

Kronik stres beyin hacminin azalmasına yol açıyor. Yani uzun süreli, yüksek oranda strese maruz kalan kişilerin beyinlerinde küçülme görülüyor. Bunun sonucunda da bilişsel yetenek zayıflıyor.  Kortizol özellikle hipokampüste yeni nöron oluşumunu durduruyor (hipokampus, beyinde temporal lobda yer alanhafıza, öğrenme, duygusal regülasyon ve yön bulmada önemli rolü olan bir bölge).

Stres aynı zamanda duygulanım, dürtü kontrolü ve bilişsel fonksiyonlardan sorumlu prefrontal korteksin de küçülmesine neden oluyor. Bu durumun karar verme, kısa süreli bellek ve dürtüsel davranışlar üzerinde olumsuz etkisi olduğu biliniyor. Kronik stres ayrıca unutkan ve emosyonel olmamıza neden oluyor.

Burada iyi bir haber; stresin beyinde yarattığı bu olumsuz etkiler kalıcı değil ve stres düzeyinin azalmasıyla beraber beyin normal hacmine, bilişsel yetenek ise stres öncesi döneme geri dönebiliyor.

  1. Kronik stres korku ve anksiyete kısır döngüsü yaratıyor

Kronik stres, amigdala adı verilen, beyinde her iki tarafta temporal lobların derinlerinde yer alan yapının boyutlarında, aktivitesinde ve nöral bağlantılarında artışa yol açıyor. Amigdala başta korku olmak üzere duygular, hafıza ve sağkalım ile ilgili dürtülerin denetiminden sorumlu bir beyin bölgesi. Amigdala olmadığı veya işlev görmediği durumlarda olaylar duygusal anlamını kaybediyor. Amigdala aktive olduğunda ise adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarında artış meydana geliyor. Bu hormonlar kalp hızı, kan basıncı, solunum hızı ve glikoz düzeylerini arttırıyorlar. Sonuç ise vücutta “savaş veya kaç” cevabının ortaya çıkması. Normal şartlarda stresli durum ortadan kalktıktan sonra bu hormonlar eski  düzeylerine dönüyorlar. Ancak çok uzun süre kronik strese maruz kalan kişilerde hormonlar sürekli yüksek düzeylerde kalarak korku ve anksiyete kısır döngüsüne neden oluyor.

  1. Kronik stres yeni beyin hücresi yapımını azaltıyor

Her gün yüzlerce beyin hücresi kaybediyoruz. Fakat beyin hücreleri tekrar yapılabiliyor. Beyinde bulunan BDNF (brain-derived neurotrophic factor) var olan beyin hücrelerinin sağlıklı olmasını ve yeni beyin hücresi yapımını sağlayan önemli bir protein. BDNF aynı zamanda stresin beyin üzerindeki olumsuz etkilerini azaltıyor. Ancak kronik stres sonucu ortaya çıkan yüksek kortizol düzeyleri BDNF yapımını azaltarak yeni beyin hücresi oluşumunu engelliyor. BDNF düzeylerinin azalması aynı zamanda Alzheimer ve depresyon gibi birçok durumla ilişkili.

  1. Kronik Stres Depresyon, Unutkanlık ve Alzheimer’a Neden Oluyor

Beyin hücreleri birbirleriyle nörotransmitter adı verilen kimyasallar aracılığı ile iletişim kurar. Kronik stres ile birlikte prefrontal korteks ve hipokampüs bölgesinde yapısal dejenerasyon ortaya çıkar, önemli nörotransmitterler, özellikle serotonin ve dopamin düzeyleri azalıyor. Bu nörotransmitterlerin azalması kişide olumsuz bir duygu yaratabiliyor ve metabolizmayı madde bağımlılıklarına daha duyarlı bir hale getiriyor.

Uzun süreli stresin beyindeki en olumsuz etkilerinden biri de demans ve Alzheimer riskinin artmasıdır. Yeni çalışmalar özellikle orta yaşlarda görülen kronik stresin Alzheimer riskini artırdığını gösteriyor  Aynı zamanda orta yaşta görülen anksiyete kıskançlık, hızlı duygu durum değişiklikleri Alzheimer görülme riskini 2 kat arttırmaktadır.

  1. Kronik Stres Toksinlerin Beyni Etkilemesine Yol Açıyor

Beynimiz her çeşit toksine karşı çok hassastır. Kan-beyin bariyeri beyin için koruyucu görev üstlenen özelleşmiş hücrelerden oluşur. Yarı geçirgen bir filtre beynimize zararlı maddelerin girişini etkiler. Kronik stres ise kan-beyin bariyerini zayıflatır, geçirgen hale getirir. Böylece patojenler, ağır metaller, kimyasal maddeler ve toksinle beynimize daha kolay girebilir. Kan beyin bariyerinin zayıflaması beyin kanseri, beyin enfeksiyonları ve multipl skleroz ile bağlantılı olabilir.

  1. Kronik Stres Beyin Hücrelerinin İntiharına Neden Oluyor

Stres, vücudumuzda ve beynimizde hücrelerin prematür intiharına ve hücresel düzeyde erken ölüme neden olur. Stres sonucu artan kortizol düzeyleri glutamat adı verilen bir nörotransmitterin düzeyini arttırır. Glutamat ise serbest radikallerin (bağlı olmayan oksijen molekülü) daha fazla oluşumuna neden olur. Serbest radikaller beyin hücrelerinde tıpkı oksijenin metalde yol açtığı paslanma gibi bir etki yaratırlar. Yükselen serbest radikal düzeyleri ile beyin hücre duvarında hasar ve sonrasında da hücre ölümü meydana gelir.

  1. Kronik Stres Beyin Enflamasyonuna Yol Açıyor

Beynin kendine ait bir bağışıklık sistemi var. Mikroglia adı verilen spesifik hücreler beyni ve spinal kanalı enfeksiyonlardan ve zararlı maddelerden koruyor. Malesef mikrogliaların bir açma kapama mekanizması yok. Bir kez aktif duruma geldiklerine enflamasyon sürekli olarak devam ediyor. Yani, mikrogliaların sürekli çalışır durumda olmasına ve sonucunda beyin enflamasyonunun gelişmesine neden olan faktörlerden birisi de yine kronik stres.

 

Kaynaklar

ALEKSEENKO A. V. et al., ‘Glutamate induces formation of free radicals in rat brain synaptosomes’, Biophysics, vol. 54, no 5, 2009-10, p. 617-620.

BERGLAND, Christopher, ‘Chronic Stress Can Damage Brain Structure and Connectivity’, Psychology Today, 12 Şubat 2014, https://www.psychologytoday.com/blog/the-athletes way/201402/chronic-stress-can-damage-brain-structure-and-connectivity.

BRANAN, Nicole, ‘Stress Kills Brain Cells Off’, Scientific American, 1 Haziran 2007, http://www.scientificamerican.com/article/stress-kills-brain-cells/.

DOYNE, Shannon, ‘Does Stress Affect Your Ability to Make Good Decisions?’, The Learning Network, International New York Times, 20 Ekim 2014, http://learning.blogs.nytimes.com/2014/10/20/does-stress-affect-your-ability-to-make-good-decisions/?_r=0.

HOLMES, Clive, ‘Chronic stress as a risk factor for the development of Alzheimer’s disease’, Alzheimer’s Society, https://www.alzheimers.org.uk/site/scripts/documents_info.php?documentID=1744.

JOHANSSON, Xinxin Guo, Margda Waern, Svante Östling, Deborah Gustafson, Calle Bengtsson, Ingmar Skoog ‘ Midlife psychological stress and risk of dementia: a 35-year longitudinal population http://brain.oxfordjournals.org/content/133/8/2217

 

SANDERS, Robert, ‘New evidence that chronic stress predisposes brain to mental ilness’, Berkeley News, 11 Şubat 2014, http://news.berkeley.edu/2014/02/11/chronic-stress-predisposes-brain-to-mental-illness/.

American Institute of Stress: “Effects of Stress.” Helpguide.org: “Understandig Stress.” Department of Health and Human Services: “Stress and Your Health.”

http://www.medscape.com/viewarticle/723847

 

Doktorumu Dinliyorum

“Esas olan gözle görülmeyendir.” – Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry

Bir kararın niteliğinin, bu kararı alırken harcanan süre ve çabayla doğrudan bağlantılı olduğunun sürekli bize hatırlatıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Acele işe şeytan karışır diyoruz. Dereyi görmeden paçayı sıvama. Dur da bir düşün. Görünüşe aldanma. Sadece bilinçli kararlarımızın doğruluğuna güveniyoruz. Ancak günlük yaşamımızda sık sık anlık hükümler ve ilk izlenimler kararlarımızı yönlendiriyor.

Nörobilim alanında yürütülen çok sayıda araştırma saniyeler içerisinde verdiğimiz kararların, bazı durumlarda aylar süren mantıksal analizler sonucunda ulaşacağımız kararlardan farklı olmadığını gösteriyor. Kararlarımızı yönlendiren en önemli faktör ise duygular. Duygu yoksa karar da alınamıyor.

Doktor hasta ilişkilerine baktığımız zaman da durum pek farklı değil. Eğer uğraştığınız konu insan sağlığı ise, hastaların duygulardan oluşan varlıklar olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Teknolojinin altın çağının yaşandığı  günümüzde bile hala hastaların tedavi kararlarını, tedaviye uyumlarını ve doktorlara duydukları güveni yönlendiren en önemli etken doktorların onlarla çok kısa bir süre içerisinde kurduğu iletişim şekli. Örneğin doktorun kendileriyle konuşma tonu, göz teması kurması, doğru soruları sorması, onları dinlemesi, görüşme sırasında uygun ve anlaşılabilir açıklamaların yapılması… Hastalar, onların bir olgu değil bir insan olduğunu bilen ve bunu hissettiren doktorlara güveniyorlar.

Malcolm Gladwell’in Blink kitabında detaylı bir şekilde ele aldığı, Amerika’da hekimler üzerinde yapılan bir çalışmada, doktorlara yanlış tedavi yaptıkları durumlar için poliçe satan bir sigorta şirketi hangi doktorların dava edilme olasılığının daha yüksek olduğunu araştırıyor. İki olasılık var:  Birincisi, doktorun eğitim düzeyi ve güvenilirliğini hakkında bilgi sahibi olmak için son yıllarda ne kadar hata yaptığını hastane kayıtlarını inceleyerek araştırmak; diğeriyse doktorun bir hastasıyla arasında geçen konuşmanın bir kısmını kaydederek dinlemek.

Malcolm Gladwell - Blink

Malcolm Gladwell – Blink

Bu konuda yürütülen araştırmalara kitapta detaylı olarak yer verilmiş ve elde edilen sonuçlar oldukça ilgi çekici. Dava edilme riski, doktorun ne kadar çok hata yaptığıyla kesinlikle ilgili değil. Araştırma sonuçlarına göre çok başarılı ve yetenekli doktorlar sıklıkla dava ediliyorken, çok hata yapanlar hiç mahkemeye çıkmayabiliyor. Ayrıca doktorun hatasından dolayı zarar gören ama bu durumu çevresindekilerle paylaşmayan hastaların sayısı oldukça fazla. Hastalar sadece kötü tedavi uygulandığını düşündükleri için dava açmıyor. Şikayetçi olma nedenleri hem kötü tedavi, hem de muayene sırasında doktorların onlara davranma şekliyle ilgili. Yanlış tedavi davalarında genellikle karşılaşılan durum, hastaların hızlı karar vermek zorunda bırakılmaları ve yeterince ilgi görmemeleri. Bu davalarla ilgilenen önemli bir avukat olan Alice Burkin şunu söylüyor: “İnsanlar sevdikleri doktorları dava etmiyorlar.’’ Doktorunu dava etmekte kararlı olan bir hasta, avukatı Alice Burkin’e, doktorundan nefret ettiğini, çünkü kendisine hiç zaman ayırmadığını ve semptomları hakkında sorular sormadığını, sanki karşısında bir insan yokmuş gibi davrandığını anlatıyor.

Farklı platformlarda uzmanların dile getirdiği gibi, özellikle, hasta kötü bir sonuçla karşılaştığında doktor durumu uygun bir iletişim diliyle açıklamalı ve hastanın sorularını yanıtlamalı.  Haklarında dava açılanlar ise genellikle bunu yapmayan doktorlar. O zaman bir doktorun dava edilme riskini ölçmek için ne kadar iyi ameliyat yaptığını bilmek şart değil. Bilinmesi gereken şey doktorun hastasıyla kurduğu ilişki.

Kitapta önemli bir bilim insanı olan Dr. Wendy Levinson’un yaptığı ilginç bir araştırma sonucu da yer alıyor. Bu araştırmada doktorlarla hastaları arasında geçen konuşmalar kaydediliyor. Bu doktorların yaklaşık yarısı hiç dava edilmemiş. Diğer yarısı da en az iki kez dava edilmiş. Araştırmacılar kaydedilen konuşmalara bakarak iki grup arasında belirgin farklar saptıyor. Hiç dava edilmemiş olan cerrahlar hastalarına daha önce dava edilmiş olan gruptan en az 3 dakika daha fazla vakit harcamış (edilmemiş olanlar 18,3 dakika, edilmiş olanlarsa 15 dakika). İlgili doktorlar “önce sizi muayene edeceğim sonra da probleminiz hakkında konuşacağız” ya da  birazdan sizin sorularınıza da geçeceğiz” gibi hastaların bu muayeneden beklentilerini netleştirmeye yarayan ve muayenenin zamanlamasını belirten açıklamalar yapmış. Aktif bir şekilde hastalarını dinlemiş ve “biraz daha ayrıntı verebilir misiniz” gibi cümleler kurmuşlar. Ayrıca bu doktorların daha çok gülümsediği ve espri yaptıkları saptanmış. İlginç olan nokta ise verdikleri bilginin niteliği ve niceliği diğer doktorlardan farklı değil; hastalarının durumu ya da tedavi hakkında aynı oranda bilgi vermişler. Temel fark ne söylediklerinde değil, bunu nasıl söylediklerinde.

JAMA'da yayınlanan 'Physician-Patient Communication' makalesi.

JAMA’da yayınlanan ‘Physician-Patient Communication’ makalesi.

Bu araştırma, Dr. Levinson’un hastalarla doktorlar arasındaki konuşma kayıtlarını dinleyen psikolog Nalini Ambady tarafından daha da detaylandırılmış. Ambady, her doktor için iki ayrı hastayla geçen birer görüşme seçmiş. Sonra, her görüşmeden doktorun konuştuğu ikişer 10 saniyelik parça dilimini ayırmış, yani üzerine yoğunlaştığı dilim her doktor için 40 saniye olarak belirlenmiş. Son olarak da konuşmaların yüksek frekanstaki tonlamalarını –ki bu heceler kelimeleri anlamlı kılan şeyler- silerek kayıtları özel bir filtreden geçirmiş. Bu elemeden sonra kayıtta sadece tonlama, farklı perdeden sesler ve ritm kalmış, içeriğe ait her şey yok olmuş. Sadece bu dilimi kullanarak bir analiz yapmış. Hakimlere bu bozulmuş ses kaydını dinleterek samimiyet, düşmanlık, üstünlük ve gerginlik açısından puanlar vermelerini istemiş ve sadece o puanlara bakarak hangi doktorların dava edildiğini, hangilerinin edilmediğini tahmin edebilmiş.

Ambady’in belirttiğine göre kendisi ve çalışma arkadaşları elde ettikleri sonuca inanamamışlar. Hakimler, cerrahların deneyimleri, eğitim düzeyleri, yetenekleri ve çalışma yöntemleri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildiler. Onların hastalara ne dediğini bile bilmiyorlardı aslında. Tahmin etmek için ellerindeki tek veri doktorların ses tonlarını dinleyerek yaptıkları analizlerdi. Hatta durum bundan daha da basitti. Eğer doktorun sesinin üstünlük taslayan bir tonda olduğuna karar verilmişse o doktorun dava edilmiş olan gruba ait olduğu tahmin ediliyordu. Eğer ses tonu daha az baskıcı, daha ilgili, düşünceli geliyorsa doktorun dava edilmeyen gruptan olduğu saptanmıştı.

kalp

Hepimiz için, her çeşit iletişimde anlık hükümler ve ilk izlenimler önemlidir, duygularımızla anlık yargılara sahip oluruz. Evrimsel süreç içerisinde bu anlık kararlar insanoğlunun uyum yeteneğinin ve hayatta kalma şansının yüksek olmasını sağlamıştır. Her şey saniyeler içerisinde gelişir; ölçülü ve analitik davranacak, karşımızdaki kişinin veya doktorumuzun yaşadığı zaman baskısı, kurumsal koşulların getirdiği zorluklar hakkında fikir yürütecek, empati kuracak vaktimiz yoktur. En derindeki arzumuz her koşulda anlaşılmak, sevgi, şefkat ve güven duygusunu hissetmektir.

 

 

 

İçimizdeki Psikopat

İçimizdeki Psikopat

Hepimizin içinde tanımadığımız bir ben daha var.’ Carl Jung

Charles Whitman, 1966 yılında mühendislik öğrenimi gördüğü üniversite olan University of Texas’ın kulesine çıkar, on dört kişiyi öldürür, çok sayıda kişiyi yaralar. Daha sonra olay yerine gelen polisler tarafından öldürülür. Whitman, geri dönmeyeceğini düşünerek bıraktığı intihar notunda beyninde bir değişiklikten şüphelendiği için otopsi yapılmasını vasiyet eder. Peki ama Stanford Zeka testinden çocukluğunda 138 puan almış bu mühendis adayındaki sorun nedir?

untitled whitman - life

Otopsi sonucunda beyinde Glioblastoma adı verilen bir tümör bulunur. Tümör talamusun altından çıkıp hipotalamusa uzanmakta ve özellikle korku ve saldırganlıktan sorumlu amigdalayı sıkıştırmaktadır. Saldırıdan çok önce Whitman ve çevresindekiler giderek artan şiddete eğilim durumunu fark etmiştir. Yakın bir arkadaşı ‘Tümüyle normal göründüğünde bile içindeki bir şeyleri kontrol etmeye çalışıyordu’ şeklinde onunla ilgili düşüncelerini özetler. Peki bütün bunlara neden olan nedir?

Biz aslında seçimlerimizi yaparken tahmin ettiğimiz kadar özgür müyüz? Veya seçim yapma sürecimiz çevremizdeki insanlara benziyor mu? Aslında biliyoruz ki hepimizin başlangıç noktası, genetik yapısı, beyinleri, dünyaya geliş koşulları ve karşılaştığı olaylar çok farklı. Bu da benzer olaylar karşısında çok farklı tepkiler vermemize neden olabiliyor.

Bir kişinin çocukluk, ergenlik, olgunluk, yaşlılık gibi yaşamının farklı dönemlerinde bile beyin farklı şekilde çalışıyor. Örneğin prefrontal korteksin henüz gelişmediği ergenlerde karar verme ve dürtü denetiminde yetişkinlere göre belirgin farklılıklar var.

Nörobilim, insanların kararlarını nasıl verdiklerini ve bu sırada gerçek anlamda ‘özgür’ olup olmadıklarını araştırıyor. Nörobilim ile ilgili çalışmalar bize beyin kimyasında ortaya çıkan çok küçük değişikliklerin davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğini gösteriyor. İncelenen sayısız örnek, toplumsal olarak kabul edilebilir seçimler yapmakta belki de herkesin aynı ölçüde ‘özgür’ olmadığını gösteriyor. Kim olduğumuz geniş ve oldukça karmaşık biyolojik ağlarla belirlenmiş olabilir ve karar anında bilinçli ‘biz’in ne kadar etkili olduğunu kestirmek zordur. Filozoflar ve bilim insanları yüzyıllardır ‘biz kimiz’ sorusunun cevabını arıyorlar.

Incognito kitabının yazarı David Eagleman’a göre ‘davranışlarımızı yöneten biz değiliz, en azından tahmin ettiğimiz ölçüde…‘ Nasıl bir kişi olacağımız ile ilgili olasılıklar çocukluğumuzdan çok öncesine, varoluş anımıza kadar uzanır. bizler aslında erişilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüz’

Uzun yıllar suçluların beyin ve genetik yapısını inceleyen nörobilim uzmanları suç işleme eğilimini etkileyen üç faktör üzerinde duruyor; genler, beyin hasarı ve çevre koşulları.  Düşünecek olursak bu üç faktörün hiçbiri aslında bizim seçimimiz değil.

Yapılan araştırmalar belirli bir gen grubuna sahip bireylerin suç işleme olasılığının %82 daha fazla olduğunu gösteriyor. Ağır ceza alan mahkumlarda bu genler  %94 oranında görülüyor.

Beyinde meydana gelen biyolojik bozukluklar ve fiziksel hasarlar, örneğin tümörler, kişinin davranışlarında dramatik değişiklere neden olabiliyor. Frontal kortekste uzun dönemde yavaş ilerleyen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı, saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük, toplumsal ve ahlaki değerleri hiçe sayma gibi davranışlara neden olduğunu biliyoruz.

Pedofili gibi bazı gizli güdü ve arzuların frontal lob sağlam olduğu sürece kişinin topluma uyum sağlamasını ve normal bir hayat sürdürmesini sağladığını, ancak bu tip bozukluklarda çevresel koşullar ve beyin biyokimyası arasında çok hassas bir denge olduğu kabul ediliyor. Biyoloji değiştikçe kararlar, istekler ve tutkularda değişir. Beyinde tümöre bağlı olarak ortaya çıkan pedofili vakalarından biri Amerika’da kırklı yaşlarından sonra çocuk pornosu ile ilgilenmeye başlayan bir öğretmendir. Eşinin ısrarı üzerine yapılan tetkikler sonucunda 2002 yılında orbitofrontal korteks bölgesindeki bir tümör saptanır. Tümör tamamıyla alındıktan sonra normale döner.

İtalya’da uzun yıllar saygın bir pediyatrist (çocuk hastalıkları doktoru) olarak çalıştıktan sonra mesleğinin 30.yılında muayenehanesinde küçük kızları taciz etmesi üzerine tutuklanan diğer bir pedofili vakası, doktor Domenico Mattiello’da yapılan detaylı incelemeler sonucunda beyninde 4 cm boyutunda bir tümör saptanır. Pisa Üniversitesi’ndeki psikiyatristler Mattiello’daki davranış değişikliklerinin tümörün beyin sapına yaptığı bası nedeniyle ortaya çıktığı konusunda mahkemeye sunulmak üzere bir rapor hazırlarlar.

Kuşkusuz en ilginç örneklerden biri kariyerinin önemli bir bölümünü suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapılarını incelemeye adamış olan nörobilimci James Fallon’a ait.

Fallon  2005 yılında bir araştırma projesi için UC Irvine’deki ofisinde psikopatik eğilimlere neden olan beyin patolojilerini saptamak üzere masasındaki yüzlerce beyin tomografisini incelemektedir. Beyin görüntülerinin bir kısmı şizofrenik, bir kısmı depresif veya başka bozuklukları olan hastalara aittir. Fallon aynı zamanda Alzheimer ile ilgili farklı bir araştırma da yürütmektedir ve bu nedenle kendisininki de dahil olmak üzere tüm ailenin beyin görüntüleri masanın diğer tarafında durmaktadır. Önündeki bir beyin taramasına baktığında, bunun tamamen patolojik (anormal) olduğunu görür. Frontal ve temporal lobun empati, ahlak ve dürtüleri kontrol ile ilgili bölümlerinde belirgin olarak düşük aktivite vardır. Görüntünün aile bireylerinden birine ait olduğunu bildiği için teknisyeni ile birlikte laboratuvardaki görüntüleme cihazınında bir sorun olup olmadığını kontrol eder. Herhangi bir sorun bulamaz. Daha sonra kuralları çiğneyerek filmin kime ait olduğunu görmek üzere gizli kalması gereken isim kodunu açar; psikopatik beyin görüntüsü kendine aittir. Normal şartlarda böyle bir gerçekle karşılaşan kişinin toplum içerisinde düşeceği durumu düşünerek bunu kimseyle paylaşmaması beklenir. Ancak Fallon bu durumu tüm meslektaşlarına anlattığı gibi, dergilere röportajlar verir ve hatta TED Talk’ta (https://www.ted.com/talks/jim_fallon_exploring_the_mind_of_a_killer) konuşur. Daha sonra ise konuyla ilgili kısa bir süre önce yayınlanan bir kitap yazar: İçimdeki Psikopat (The Psychopath Inside).

jacket-cover-The_Psychopath_Inside-198x300[1]

Bu kitapta Fallon kendisi gibi iyi giden bir evliliği ve mutlu bir hayatı olan bir nörobilimcinin nasıl patolojik bir beyin yapısına sahip olabileceğini anlatır. Hayatında hiç suç işlememiş, toplumu rahatsız edici bir davranışta bulunmamıştır. Nasıl olur da bir seri katilin beyin yapısıyla aynı özellikleri göstermektedir? Belki de beyin patolojileri ve suç eğilimi arasındaki ilişki hipotezi yanlıştır.

Normal beyin ve James Fallon'un beyninin karşılaştırılması

Normal beyin ve James Fallon’un beyninin karşılaştırılması

Fakat daha detaylı incelemeler yapıldığında alınan sonuçlar hiç de iç açıcı değildir. Genetik analizde agresivite, şiddet ve düşük empati ile ilgili yüksek risk taşıyan tüm gen gruplarına sahip olduğu saptanır. Kendisinde psikopati ile ilgili daha ileri nörolojik ve davranışsal araştırmalar yapıldıktan sonra Fallon aslında bir çeşit  psikopat olabileceğine karar verir (pro-social-psyhcopath olarak adlandırılabilecek türden). Bu sınıflandırmaya giren kişilerin diğerlerine karşı gerçekten empati hissetmesi zordur, ancak sosyal olarak kabul edilebilir düzeyde ilişkilerini yürütürler. Fallon kendisiyle ilgili derinlemesine düşündüğünde tüm bu bulgular onu çok şaşırtmaz. Hayatı boyunca iktidar ve güçle motive olan ve başkalarını manipüle etmekten hoşlanan biri olmuştur; torunlarıyla oynarken kaybetmeye tahammül edemez; çevresindekiler için zor bir insan olduğunun farkındadır. Bunlardan çok daha çarpıcı olan nokta ise annesinden ataları ile ilgili öğrendikleri olur. Soyağacı New York’a ilk yerleşenlerden ünlü Cornell ailesine kadar uzanan Dr. Fallon’un ailesinde 1892 yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere toplam yedi katil bulunmaktadır.

lizzie-borden

Psikopati, tabii ki bir çok semptomu içeren çok genel bir kavramdır ve tüm psikopatlar katil değildir. Peki o zaman Fallon’ın davranışlarını kontrol edebilmesini kolaylaştıran, ancak benzer genetik ve beyin yapısına sahip kişilerin vahşi bir katil olarak hayatlarının hapishanede sonlanmasına neden olan nedir?  Fallon’daki serotonin transporter alleli çok karmaşık mekanizmalar sonucunda ventromedial prefrontal korteks’i (psikopatlarda beyinde özellikle düşük aktivite gösteren bölüm) dış olaylara daha duyarlı hale getiriyor. Bu noktada ise çocukluk çağında karşılaşılan olumlu veya olumsuz koşulların çok büyük önemi var. Sevgisiz ve şiddet dolu bir ortamda büyüyen çocukların ileride şiddete eğilimi artıyor. Fallon bu açıdan şanslı, çünkü çocukluğu oldukça sevgi dolu bir ortamda geçmiş. Kendisi ile ilgili gerçekleri öğrendikten ve tüm bu yaşadıklarından sonra Fallon daha iyi bir insan olmaya özen gösterir ve bazı olumsuz hareketlerini engellemeye çalışır.

 

James Fallon ve annesi

James Fallon ve annesi

Birçok farklı hastalığın da davranışlar üzerinde doğrudan etkisi olduğunu biliyoruz. Beyin hasarları, sinir sistemini etkileyen birçok hastalık, kullanılan ilaçlar, çevresel faktörlerin de uygun olduğu durumlarda beyin biyokimyasını değiştirerek bizleri toplum kurallarına uymayan, empati yoksunu, suça eğilimli bireyler yapabilir.

Örneğin epilepsi (sara) nöbeti temporal lobun belirli bir bölgesinden kaynaklanıyorsa hastalar motor nöbet geçirmiyor ve daha farklı bir klinik tablo görülüyor. Kognitif (bilişsel) nöbet dediğimiz bu durum kişilik değişimleri ile kendini gösteriyor. Hastaların kendine güveni çok yüksek düzeyde oluyor ve özel bir varlık oldukları yanılgısına kapılıyorlar. Tarihte ortaya çıkmış bazı liderlerin, kahramanların epilepsi hastası olduğu düşünülüyor. Örneğin kutsal varlıklar tarafından görevlendirilmiş olduğu konusunda hem kendini hem de Fransız askerlerini ikna ederek Yüzyıl Savaşları’nın gidişatını değiştiren Jeanne D’Arc. İnsanları etkileme ve ikna özellikleri yüksek, aynı zamanda hasta olan benzer vakalara çevremizde de rastlamamız mümkün. Üstelik bu insanlar üst düzey kademelerde yer alabiliyorlar.

Yüzyıllardır tartışılan temel bir soru var: biyolojimizden ayrı olarak bir ruh taşıyor muyuz, yoksa hayallerimizi arzularımızı, tutkularımızı mekanik bir şekilde üreten karmaşık bir biyolojik ağdan mı oluşuyoruz? Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Özgür iradenin rolü tartışılamaz, ancak son yıllarda nörobilim alanında yapılan çok sayıda araştırma ve yeni teknolojilerin sunduğu görüntüleme yöntemleri ile elde edilen veriler, davranışlarımızı yönetme konusunda bilinçli ‘biz’in tahmin ettiğimiz ölçüde etkili olmadığını gösteriyor.

 

Bu yazı Radikal Blog’da da yayınlanmıştır.

 

 

Sizin Pazarlamanız Nasıl Kokuyor?

 “Kültürel Kodlar” kitabının yazarı ünlü nöroantropolog Dr. Rapaille insanların ne söylediğine güvenmiyor. Bunun yerine insanların ne yaptığına odaklanıyor. Her zaman anlattığı meşhur kahve örneğindeki gibi beynimizin rasyonel düşünceyle ilgili kısmı tadı en iyi olan kahveyi tercih etmemizi söyler ancak ilkel beyin içgüdüsel olarak en iyi kokan kahveyi tercih eder.

Dr. Rapaille’e göre ‘ilkel beyin herzaman kazanır’ . Beynimizin mantıksal işlevlerden sorumlu bölümü olan korteks, kararlar ilkel beyin tarafından verildikten çok sonra devreye girer. İşe Hummer’la gidip gelmeyi başka türlü nasıl açıklarsınız?

Son yıllarda yapılan çalışmalar satın alma hareketimizin rasyonel bir düşünceyle değil, hissederek başladığını gösteriyor. Önce duygularımızla karar veriyor ve daha sonra verdiğimiz kararı mantıklı bir zemine oturtmaya çalışıyoruz.

Kalifornia’da UC Irvine Nörobilim Bölümü Direktörü ve karar mekanizmalarında duyguların etkisini inceleyen en önemli uzmanlardan olan Antonio Damasio, ‘Descartes Error’ adlı kitabında “Biz hisseden düşünme makinaları değil, düşünen hissetme makinalarıyız’’ diyor. Satın alma davranışının duygulardan güçlü bir şekilde etkilendiği gerçeği, pazarlama uzmanlarının hisler üzerine yoğunlaşmalarına neden oldu.

Nörobilim konusunda uzun yıllardır araştırmalar yapan Harward Üniversitesi Profesörü Gerald Zaltman ‘How Customer’s Think’ (‘Müşteriler Nasıl Düşünür’) adlı kitabında koku alma ve diğer duyuların beynin limbik sistemine ulaşarak hatıraları nasıl tetiklediğini açıklıyor. Bir koku bir kişinin beynine ulaştığında, daha sonra karşılaştığı görsel ipuçları ve hatta “deneyimler” bile onu yeniden canlandırabilir. Zaltman’a göre yeni hazırlanmış kahvenin tadını kişiye derinden anımsatan bir televizyon reklamı izleyicilerde aynı koku alma hissini tetikleyebilir. Kokular ayrıca bir kişinin tanıdık markaları daha az tanıdık olanlara göre hatırlamasına yardımcı olan “hafıza işaretleyicileri” olabilir. Aynı zamanda kokular beyindeki etkileriyle bilgiyi işleme yolunu değiştirebilirler; örneğin limon aroması kokusu bizi daha dikkatli yapabilir. Zaltman bu tür farklı kokuların yeni bir ürün tanıtırken yardımcı olabileceğinin altını çiziyor.  

untitledNöromarketing kavramı henüz yeni konuşulmaya başlamışken yayınlanan “Emotional Branding” (Duygusal Markalama) adlı kitabı ile Marc Gobe bilinçaltını etkileyen marka stratejilerinde önemli bir farkındalık gelişmesini sağladı.  Gobe her markanın bir kokusu olması gerektiğini düşünüyor ve müşteri ile arasında daha derin bir duygusal bağ kurmak için markalama yaklaşımlarına kokuyu yerleştiren şirketlerin başarısına dikkat çekiyor.

Kokunun duyguları harekete geçirmekteki bu gücünü, reklam ve pazarlama sektörü keşfetti. Pazarlamacılar bir süredir en güçlü ve en hızlı etkiyi elde etmek için müşterilerin koku alma sinirlerini farklı şekillerde aktifleştirmeye çalışıyorlar. Bugünkü bilgilerimizin ışığında kokuların bir deneyimle ilişkilendirildikten sonra bir anlam kazandığını biliyoruz.

Koku markalamasında temel nokta benzersizlik ve tutarlılıktır. Bu konudaki en iyi örneklerden biri olan Singapur Havayollarına bakarsak, eşsiz bir koku geliştirdiklerini ve bunu yıllarca kullandıklarını görürüz. Şirketin geliştirdiği geleneksel bir kokuları vardı ve bunu müşteriyle iletişime geçtikleri her noktada kullandılar. Bu havayoluyla düzenli uçan müşteriler, hafif egzotik kokuyla her karşılaştıklarında, bu kokuyu bilinçaltında Singapur Havayolları ile ilgili geçmiş (iyi) deneyimleri ile ilişkilendirdiler. Sevecen görevliler, kusursuz servis gibi…

Kokular yalnızca belirli ürünleri tanıtmak için kullanılmaz. Mağazalar, oteller ve kulüpler müşteriye daha hoş bir ortam yaratmak için yapay kokular kullanabilir.

Kokular öncelikle bizi mağazalara çeker, daha sonra da bizi daha çok almaya “teşvik ederler”. Nike’ın kokunun etkisi ile ilgili sponsor olduğu bir araştırmada, ayakkabılar çiçek kokularının olduğu bir odada ve kokunun olmadığı başka bir odada kişilere denetildiğinde odanın çiçek kokması durumunda birçok insanın daha fazla ayakkabı satın aldığı görüldü. Aynı şekilde, Las Vegas Hilton kumarhanesi havaya çiçek kokusu serpildiğinde insanların kumar makinalarında oyun oynamak için yüzde 50 daha fazla ödediğini keşfetti. Koku kuvvetli hale geldikçe bireyler o kadar uzun süre kumar oynadılar.

Gayrimenkul satışı yaparken taze pişmiş ekmek ve kurabiye kokusu kullanılarak sağlanan ev hissinin  potansiyel alıcılada satın alma dürtüsünü artırdığı biliniyor.

Lüks valiz satan mağazalarda hissedilen yoğun deri kokusu dükkana girenlerin zihinlerinde lüks, rahatlık ve ödül gibi hisler uyandırır. Yine pahalı butiklerde ortama yayılan deniz kokusu veya  gül ve menekşe kokularının karışımı deneyimimiz ile birleşerek satın alma sırasındaki anıları güçlendirir.

neuro

İnsanlar kokuları herzaman mağaza ve ürünlerle ilişkilendiriyorlar. Bu aşamada tabii ki kokuyu doğru ortamda kullanarak, doğru ilişkilendirmeyi yapmak ta çok önemli. Taze pişmiş, çikolata parçacıklı kurabiyenin kokusu bir fırında veya kahve dükkanında mükemmel olabilir ancak bir markanın tanıtımı için aynı kokuyu bir otobüs durağında kullanmak şüphe uyandırabilir. Tüketicilerin beyinleri aynı bilgiyi farklı şekilde işler. Fırında, bu koku “gerçek” olarak işlenirken, bir otobüs durağında “yapay” olarak değerlendirilir.

Her koku deneyiminin olumlu olmadığı ve kişiden kişiye farklılık gösterdiği de bir gerçek. Bir çalışmada Amerika’ da McDonalds müşterilerinin üçte biri restoranların bayat yağ koktuğunu belirtmiş, İngiltere’de ise bu oran %42 düzeyinde bulunmuş ve her iki grup da kokunun yemekten zevk alma oranlarını düşürdüğünü belirtmiştir. Ancak çalışmaya katılanları diğer bölümü ise aynı kokunun iştahlarını artırdığını açıklamış.

Koku pazarlamada yoğun olarak kullanılırken özellikle süpermarketlerde ve yiyecek satışında konunun etik boyutu gündeme gelmektedir. Çikolata veya ekmek kokusunu mağazada kullanmak bu kokuların satılan yiyeceklerden geldiği hissini uyandırabilir, ancak yanıltıcı olabilir. Bazı pazarlama uzmanlarına göre süpermarketlerde belirli kokuları kullanmanın tüketicilerin iyi hissetmesini, bağımsızlığını, özgürlüğünü sınırlamadığı sürece etik açıdan sorun yaratmayacağını savunmaktadır.  Tarçınlı kurabiye satan bir mağazada insanların ürünü daha çok almasını sağlayan tarçın kokusunun kullanılmasının bir zararı olamaz tabii ki. Siz bu kokuyu seviyorsanız satın alma isteğiniz artacak, sevmiyorsanız doğal olarak uzaklaşacaksınız.

Kokuyla ilgili bilimsel çalışmalar devam ederken, yakın zamanda birçok farklı sektörde kokunun pazarlamada yeni kullanım alanlarını hep birlikte göreceğiz.

Tüm bu bilgilerin ötesinde… hiç olmadık bir mekanda hiç olmadık bir anda karşılaştığımız bir kokuyla birlikte çok uzun zaman önceki anılar zihnimizde canlanır. Ve sanki o anı tekrar yaşarız. Hiç şüphesiz hafızamızın en başarılı olduğu konu; koku.

 

 

Sonraki Sayfa » Yukarı Kaydır